Bilimden Bir Dilim
 
BİLİMDEN BİR DİLİM
Bilimden Bir Dilim  
  Ana Sayfa
  Okulumuzun Tarihçesi
  Atatürk ve Fen
  GÜNCEL BİLİM HABERLERİ
  Genetiği Değiştirilmiş Gıdalar
  Domuz Gribi
  Ülkemizde Nesli Tükenen Hayvanlar
  Doğru Bildiğimiz Yanlışlar
  Aileler İçin İnternet Kullanım Önerileri
  Hayata Dair
  Geri Dönüşüm
  Karikatürler
  Fıkralar
  Sizden Gelenler
  Anketler
  Bilmeceler
  Bunları Biliyor Musunuz?İLGİNÇ BİLGİLER-HABERLER
  Ziyaretçi Defteri
  Rehberlik
  Genom Projesi
  SBS Deneme ve Konu Anlatımı
  ÖĞRENCİLERİN YAPTIĞI ETKİNLİKLER
  İletişim
  FORUM
  4. sınıf :fen ve teknoloji
  5.sınıf:fen ve teknoloji
  6.sınıf fen ve teknoloji
  7. sınıf:fen ve teknoloji
  konular8. sınıf -fen ve teknoloji
  TESTLER
  denemeler 5.sınıf
  denemeler-1
  BİR HIKAYE (Akyuvar meydan muhaberesi)
  Sayaç
  Ödüllü Bulmaca
  BU BENİM ESERİM PROJESİ
  RENK KÖRLÜĞÜ
Bu site Cumhuriyet Mahallesi Ahmet Haşhaş İlköğretim Okulu Bilim, Fen ve Teknoloji Kulubü adına Hatice Akbay tarafından hazırlanmıştır.
konular8. sınıf -fen ve teknoloji







Kanserin Oluşma Nedeni ve Kansere Neden Olan Faktörler


Hücrede bölünme emri, çekirdek (çekirdekte yer alan DNA molekülü) tarafından verilir. Çekirdeğin (DNA’nın) emri dışında, kontrolsüz ve normalden çok daha hızlı bir şekilde bölünmesine kanser, bu şekilde bölünen hücrelere kanser hücreleri, dokulara da kanserli dokular denir.
Sağlıklı vücut hücreleri (kas ve sinir hücreleri hariç) bölünebilme yeteneğine sahiptir. Her hücrenin, hayatı boyunca belli bir bölünebilme sayısı vardır. Sağlıklı bir hücre gerektiği yerde gerektiği kadar bölünür. Kanser hücreleri ise kontrolsüz bir şekilde bölünerek çoğalır ve birikerek tümörleri (kitleleri) oluşturur. Tümörler çevrelerindeki normal dokuları sıkıştırabilir, bu dokuların içine sızabilir ya da dokuları tahrip edebilir. Eğer kanser hücreleri oluştukları tümörden ayrılırsa, kan ya da lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine gidebilir ve gittikleri yerlerde (tümör kolonileri oluşturur ve) büyümeye devam eder. Kanser, bu şekilde vücudun diğer bölgelerine de yayılır.


a) Kanserin Oluşma Nedeni ve Kansere Neden Olan Faktörler :
Kanserin oluşa nedeni henüz kesin olarak bilinmemektedir.
Kansere yol açan faktörler iki grupta incelenir. Bunlardan biri hastaların yaşam şekillerine, yaşa, cinsiyete ve aileden getirdikleri kalıtsal özelliklerine bağlı olarak değişir. Bir diğeri ise çevresel faktörlerdir. Kanserlerin yaklaşık %80 – 90’ı çevresel faktörler tarafından meydana gelir ve önlenebilir. Kalıtım yoluyla kanser meydana gelme olasılığı çevresel faktörlere oranla çok daha azdır.

Kansere Neden Olan Çevresel Faktörler :
1- ultraviyole ışınlar ve morötesi ışınlar.
(Güneş ışınlarının yeryüzüne dik ya da dike yakın açılarla geldiği saatlerde uzun süre güneş altında kalındığında bu ışınları alma riski artar).
2- X–ışınları.
(Aşırı dozda röntgen ışınına maruz kalma).
3- Bazı kimyasal maddeler
(Katran, benzin, boya maddeleri, asbest).
4- Hava kirliliği
5- Radyasyona maruz kalma
6- Kötü beslenme alışkanlığı
7- Virüsler

b) Kanser Tedavisi :
Kanser için en iyi tedavi, erken teşhistir. Kanser tedavisinde kanserden korkulmamalıdır. Hiç rahatsızlık duyulmasa da mutlaka yılda bir kez genel kontrolden geçilmelidir. Erken teşhis konduğunda kanser tedavi edilebilir bir hastalıktır.

c) Kanser Neden Öldürür  :
Kanser hastalarının çoğu, kalp hastalığı veya başka enfeksiyonlar gibi kanserle ilgisi olmayan nedenlerden dolayı ölür. Tümörün bulunduğu bölge ve tümörün yayıldığı bölgenin büyüklüğü ölümü direkt veya indirekt olarak etkileyen nedenlerdir. Ölümün temel nedeni, beyin, akciğer, karaciğer gibi hayati önemi büyük olan organlarda tümör oluşması veya tümörün bu organlara yayılmasıdır.

 




Hücre Neden ve Nasıl Çoğalır?

 Çok hücreli canlılarda, büyüyüp gelişme, organ, doku gibi yapıların yenilenmesi için, tek hücreli canlılarda üremenin gerçekleşmesi için hücreler çoğalmak zorundadır. Hücrelerin çoğalması bölünerek gerçekleşir.Hücrelerin bölünme hızı ve sıklığı canlının türüne göre, canlıdan canlıya, aynı canlının değişik dokularında farklılık gösterir. Embriyo, epidermis, kemik iliği hücrelerinde sürekli ve hızlı bölünme olur.Alyuvar, sinir hücresi, retina hücresinde bölünme olmaz.
 Bölünmeden sonra oluşan yeni hücreler küçüktür.Hücrenin tekrar bölünebilmesi için belli bir büyüklüğü erişmesi gerekir. Embriyo hücrelerinde bölünme, yeni hücreler gelişimini tamamlamadan, peş peşe olur.
 Hücre bölünmesi
 *Canlının büyüyüp gelişme, hücre sayısını arttırma ihtiyacı
 * Yaralanan veya zarar gören doku ve yapıların onarılması
 * Eşeyli üreyen canlılarda üreme hücrelerinin oluşumu
 * Bölünme ile üreyen canlılarda çoğalma
 * Hücrenin büyümesi sonucu artan hacim - yüzey oranına göre, sitoplazmanın besin, gaz alışverişi ve atık madde ihtiyaçlarını karşılamak için olur.
 Hücre bölünmesi çekirdek tarafından yürütülür.






Mitoz Bölünme ( Konu Anlatımı)

 

Hücre bölünmesi tüm canlılarda görülen bir olaydır. Bu olayın amacı hücre bölünmesinin gerçekleştiği canlı veya hücreye bağlı olarak yeni hücreler meydana getirmek, yenilenme ve büyümeyi sağlamaktır. Ayrıca bazı canlılarda yumurta ve sperm gibi eşey hücrelerini oluşturmaktır. Bir hücrenin bölünmesi için önce hücrenin belli bir büyüklüğe ulaşması gerekmektedir.

 

Hücre bölünmesi, bir hücreli canlıların çoğalması, çok hücreli canlıların büyümesi erkek ve dişi eşey hücrelerinin meydana gelmesi için gerekli bir olaydır. Hücre bölünmesi vücut hücrelerinde mitoz, eşey hücrelerini oluşturmak için mayoz olmak üzere iki farklı şekilde gerçekleşir.

 

 

 


Hücre mitoz bölünme sırasında üstteki şekilde görüldüğü gibi birbirini takip eden farklı evrelerden geçer

 

Mitoz Bölünme de dikkat edilecek hususlar

Tek hücrelilerde çoğalma , çok hücrelilerde büyüme için kullanılır.

Yıpranan ve yaralanan hücrelerin iyileşmesi mitoz ile olur.

Oluşan hücrelerin Kromozom bilgisi aynıdır.

Büyüme sırasında mitoz bölünme hızlıdır.

Sinir, Sperm ve Yumurta hücrelerinde mitoz bölünme olmaz.

 

Bu evreler sırasında; ( Mitoz Evrelerinin Oluşum Sırası Önemlidir)

*Çekirdeğin ve sitoplazmanın bölünmesiyle iki yavru hücre oluşur.

*Hücre bölünmesi öncesinde çekirdekte bulunan ve canlının kalıtsal özelliklerini taşıyan maddenin (kalıtım maddesi) birer kopyası yapılır.

*Bu kalıtım maddesi mitozun başlangıcında kromozom adi verilen yapılara dönüşür.

*Mitozun ilk evresinde kromozomlar belirgin halde görülmeye baslar.

*Daha sonraki evrelerde hücrenin ortasında dizilen kromozomlar, hücrenin karşılıklı kutuplarına doğru hareket eder.

*Böylece oluşacak hücrelerin ikisi de kromozomların, dolayısıyla kalıtım maddesinin birer kopyasını almış olur.

*Bu şekilde çekirdek bölünmesini tamamlayan hücre, sitoplazma bölünmesine geçer.

*Sitoplazma bölünmesi sırasında hayvan hücresi  ortadan ikiye boğumlanır ve mitoz bölünme tamamlanır.

 

Bitki hücresinde ise hücrenin ortasında ara lamel adi verilen bir yapı oluşarak hücre ikiye bölünür. Mitoz bölünmede, ana hücreden iki yavru hücre oluşur. Oluşan bu hücreler ana hücre ile ayni sayı ve özellikteki kromozomları içerir. Vücut hücreleri anne ve babadan gelen kromozom çiftlerine sahiptir. Bir takim halinde kromozom içeren hücreler "n" ile gösterilir. Bir takim (n) anneden, bir takim (n) babadan gelmek üzere iki takim kromozom bulunduran hücreler ise "2n" ile gösterilir. Örneğin insanların vücut hücrelerinin kromozom sayısı 2n=46'dir. Öyleyse insanların vücut hücrelerinde 23 çift kromozom olduğunu söyleyebiliriz.

 

Kromozom sayıları ile canlıların büyüklüğü ve gelişmişliği arasında bir ilişki yoktur. Tablodaki bilgilerden yola çıkarak
kromozom sayıları fazla olan canlıların, örneğin kromozom sayısı 94 olan deniz yıldızının insandan daha gelişmiş olduğunu söyleyemeyiz.

 

 

Eşeysiz Ürem Şekilleri

 Bölünerek çoğalma, vejetatif üreme ve tomurcuklanma Rejenerasyonla (Yenilenme) Üreme ,Sporla Üreme eşeysiz üreme şekilleridir. Eşeysiz üreme mitoz ile gerçekleşir.

 

Vejetatif Üreme

 

Bitkilerin dal, yaprak gibi kısımlarından yeni bir bitki meydana gelmesi "vejetatif üreme" olarak adlandırılır.

*Vejetatif üreme sadece bitkilerde görülür.

 Gül ve söğütün kesilen dallarının toprağa dikilmesiyle yeni gül ve söğüt oluştuğunu görmüşsünüzdür.

Örnek: Gül ve söğüt Zambak, patates , Gözyaşı bitkisi

 

Tomurcuklanma İle Üreme

Hidra

 

Hidralarda görünen bu çoğalma sekli tomurcuklanma olarak adlandırılır. Ana canlı vücudunda  üremeye yönelik oluşan çıkıntılara tomurcuklanma ile üreme denir.  Deniz anası, sünger gibi canlılar da tomurcuklanarak çoğalır.

Örnek: Hidra , Süngerler ,Sölenterler, Deniz Anası , mercan gibi deniz hayvanları ile Mantarlardan Bira mayası

 

 Bölünerek Üreme

Bazı canlılar da bölünerek ürer.

Amip

 

Örneğin amip belirli bir büyüklüğe ulaşınca fotoğrafta görüldüğü gibi bölünerek kendine benzer yavru amipler oluşturur.  Ana canlıdan tamamen kendisine benzeyen yavru canlıların oluşması seklinde gerçeklesen bu olayda eşey hücreleri rol almaz.

*Bir hücreli canlılarda görülür.

*En Hızlı üreme şeklidir.

*Yemeklerin 1 gecede bozulması , Havuzun kısa sürede yosunlanmasının kaynağı olan bölünme şeklidir.

Örnek: Premasyum , amip ,Öğlena Bakteri ,alg ( Bir hücreli yosun)

 

Rejenerasyonla (Yenilenme) Üreme

 

planarya

 

Kuyruğu kopan bir kertenkelenin kuyruğunu yeniden oluşturması, denizyıldızının kopan kolunu yenilemesi mitozla gerçeklesen yenilenme olaylarıdır.  Rejenerasyon (Yenilenme) ile üremedir.

Rejenerasyonla yenilenmeye örnek

*Karaciğerin kesilen yerinin onarılması

*Kopan kertenkele kuyruğunun çıkması

*Yaraların iyileşmesi , kırılan kemiklerin onarılması

Rejenerasyonla Üremeye örnek

*Planerya , Toprak solucanı , Deniz Yıldızı , Süngerlerde  kopan parçalar ayrı ayrı canlıyı oluşturur.

 

Toprak solucanlarının birçok parçaya ayrılsa bile her parçasının tam bir solucanı meydana getirebileceğini biliyor muydunuz? insanlarda kemik iliğinden yeni kan hücrelerinin oluşması, kırılan kemiklerin onarılması, yaraların zamanla iyileşmesi de bir çeşit yenilenme değil midir?

 

Sporla Üreme

Sporla üremede ise üzeri sağlam bir örtü ile kaplı özelleşmiş hücrelerdir.  Olumsuz çevre şartlarına iyi dayanırlar. Şartlar uygun hale gelince mitoz ile yeni canlıyı oluştururlar.

 

Örneğin: Kara yosunu, Eğrelti otu , Mantarlar

 

Verdiğimiz örneklerden de anlaşıldığı gibi mitoz, canlıların vücut hücrelerinde görülen bir bölünme seklidir. Çok hücrelilerde büyüme ve yenilenmeyi sağlarken tek hücrelilerde üremeyi sağlar.




Akraba Evliliği ve Sakıncaları

Günümüzde kalıtsal hastalıkların tedavisi büyük oranda yapılamamaktadır. Kalıtsal hastalıklardan korunmak (hastalıkların ortaya çıkmaması) için sadece önlem alınabilir.
Kalıtsal hastalıklar baskın veya çekinik genlerle taşınır.
Baskın genlerle taşınan kalıtsal hastalıklara (gece körlüğü, yapışık veya kısa parmaklılık, cücelik, kalıtsal miyopluk ve hipermetropluk, katarakt) sahip olan kişilerin çocuklarında bu hastalıklar büyük ihtimalle ortaya çıkar.
Kalıtsal hastalıkların çoğu çekinik genlerle taşınır. (Zekâ geriliği, sağırlık, dilsizlik, albinoluk, anemi, şeker hastalığı, altıparmaklılık, kısa parmaklılık, renk körlüğü, hemofili). Çekinik genlerle taşınan bu hastalıkların ortaya çıkması için iki hastalık geninin yan yana gelmesi yani homozigot durumda olması gerekir. İki hastalık geninin yan yana gelmesi içinde anne ve babada bu hastalık genlerinin bulunması gerekir.
Aralarında kan bağı olan kişilerin evlenmesine akraba evliliği denir.
İnsanlardaki kalıtsal hastalık genleri anne ve babalarından yani atalarından gelir. Kalıtsal hastalık geni taşıyan kişinin yakın akrabalarında aynı hastalık geninin bulunma ihtimali, akraba olmayan kişilere göre daha yüksektir.
Kalıtsal hastalık genini taşıyan ve akraba olan iki kişinin (bireyin) evlenmeleri ve çocuklarının olması durumunda, çocuklarında kalıtsal hastalığın ortaya çıkma ihtimali 1/4 olur. Ama evlenen bireylerden biri sağlıklı (hastalık geni taşımayan kişi), diğeri hasta dahi olsa çocuklarından hiçbiri hasta olmaz, sadece hastalık genini taşır.

NOT : 1- Kalıtsal hastalıklardan korunmak için ;
1- Akraba evliliği yapılmamalıdır.
2- Evlenmeden önce gen testi yaptırılmalıdır.
3- Kalıtsal hastalık genini taşıyan evli bireylerin çocuk yapmaları önlenmelidir.
4- Kalıtsal hastalıklar konusunda aileler bilgilendirilmelidir.
2- Ülkemizde akraba evliliği oranı % 22 dir.
3- Çocuklarda zekâ geriliğine neden olan fenil ketonüri hastalığı ülkemizde 3500 de 1 oranında, Japonya’da 100.000 de 1 oranında görülmektedir.
4- Akraba evliliği sonucu oluşacak kalıtsal hastalıklı (albino) çocuk sayısı, normal olarak ailesinde kalıtsal hastalık (albinoluk) bulundurmayan ve akraba olmayan kişilerin hastalıklı çocuklarının sayısının 100 katıdır.
5- KK → Normal – Sağlam
kk → Hasta
Kk → Taşıyıcı – Sağlam





İnsandaki Baskın ve Çekinik Karakterler
Karakterler
Dominant (Baskın)
Karakter
Resesif (Çekinik)
Karakter
1
Saç Rengi
Koyu Renk Saç (Siyah Saç)
Açık Renk Saç (Sarı-Kahverengi Saç)
2
Saç Şekli
Kıvırcık Saç
Düz Saç
3
Saç Dökülmesi
Erken Dökülme
Geç Dökülme
4
Kulak Memesi
Ayrık Kulak Memesi (Serbest=Normal)
Yapışık Kulak Memesi
5
Dil Yuvarlama
Dil Yuvarlayabilme    
Dil Yuvarlayamama
6
Deri Yapısı
Balık Pulluluk      
Normal Deri
7
Göz Rengi
Koyu Renk Göz (Siyah-Kahverengi Göz)
Açık Renk Göz (Mavi-Yeşil-Ela Göz)
8
Ten Rengi
Siyah Ten
Beyaz Ten
9
Vücut Kıllılığı
Sık Vücut Kıllılığı
Seyrek Vücut Kıllılığı
10
Tırnak Rengi
Beyaz Perçem
Doğal Rengi
11
Diş Yapısı
Diş Minesi Eksikliği
Normal Diş Minesi
12
Göz Kusuru
Astigmatizm
Normal
13
Dudak Yapısı
Kalın Dudaklılık
İnce Dudaklılık
14
Burun Yapısı
Geniş Burunluluk
Dar Burunluluk
15
Tansiyon
Yüksek Tansiyon
Normal Tansiyon
16
İşitme
Normal İşitme
Doğuştan Sağırlık
17
Kirpik
Uzun Kirpik
Kısa Kirpik
18
Kan Pıhtılaşması
Normal Kan Pıhtılaşması
Kanın Pıhtılaşmaması (Hemofili)
19
Kan Hücresi
Normal Kan Hücresi
Orak Hücreli Anemi
 

 





 


Sayfayı Yazdır

Kalıtım-Genetik (Konu Anlatımı)

 

 

Genetik Biliminin Gelişimi

 

Mendel deneylerini yaparken bezelye bitkisinden faydalandı. Mendel, bezelye bitkilerinin tohum sekli (buruşuk, düz), tohum rengi (sari, yeşil), bitki boyu (kısa, uzun) gibi özelliklerinin bir sonraki kuşağa nasıl aktarıldığını incelemiştir.

 Mendel'in yaptığı bu çalışmaya benzer çalışmalar, daha önceden de yapılmıştı. Ancak, Mendel'in çalışmalarının diğerlerinden farkı, elde ettiği sonuçları olasılık hesaplarından faydalanarak ifade etmesidir.

Karakter: Türler arası ve tür içi bireylerin çeşitliliğine sebep olan özelliklerdir. Saç rengi , kan gurubu , boy vb..ikiye ayrılır

Kalıtsal karakterler: Genler üzerinde nesilden nesile aktarılan karakterlerdir. Dil yuvarlama, burun şekli , kulak memesi yapışıklığı gibi

Kalıtsal olmayan karakterler: Sadece o canlıyı etkileyen karakterlerdir. Ağırlık , Bazı hastalıklar , Organ eksikliği vb

 

Mendel Niçin Bezelye Kullanmıştır?

*Kolay yetiştiriliyor olup yılda birkaç ürün (döl) alınması

*Şekil büyüklük ,renk gibi 20 değişik karakter barındırması

*Bezelyelerdeki dişi ve erkek organları taç yapraklar ile sarılıdır. Bu nedenle yabancı tozlaşma yapmaz.

*Bezelyeler homozigot yani saftır.

 

Kromozomlar ve genler

 

Kromozomlar üzerindeki Belli bir karakteri gösteren gen bölgesi.

*Aynı özelliğin oluşmasını sağlayan genler homolog kromozom çiftinin karşılıklı bölümlerinde yer alır.

*Karakterlerin oluşmasını genler sağlar.

*Her gen bir özellikten sorumludur.

*Homolog kromozomdan insanda 23 çift vardır.

 

Mendel, bezelyelerle yaptığı çalışmalar sonucunda bezelyelerin bir kısminin kısa olduğu halde bir kısminin uzun; bazılarının buruşuk
tohumlu, bazılarının düz tohumlu olduğunu gördü.

 

Üstteki resimde görüldüğü gibi bezelyelerin bazıları uzunken bazıları kısa idi. Mendel uzun bezelye ile kısa bezelyelerin saf döllerini tozlaştırdığında birinci kuşağın tümünde uzun bezelyeler elde etti.Birinci kuşakta elde ettiği bezelyeleri kendi aralarında tozlaştırdığında ise oluşan bezelyelerin 3/4'ünün uzun , 1/4'ünün ise kısa olduğunu gördü. Mendel, yaptığı bu çalışmalarda bezelyelere ait farklı özelliklerin(tohum sekli, çiçek rengi gibi) birinci kuşaktan ikinci kuşağa nasıl aktarıldığını göstermiş ve kalıtımın temel ilkelerini keşfetmiştir. Saç rengi, saç sekli, göz rengi, dil yuvarlama gibi özellikler çevremizdeki bireyler arasında farklılık göstermektedir. Bu özellikler kalıtsal özelliklerdir. Kalıtsal özellikler canlılarda bir önceki kuşaktan bir sonraki kuşağa aktarılan özelliklerdir.

 


Kromozomlarda kalıtsal özelliklerimizi belirleyen gen adi verilen yapılar bulunur. Her organizma türü kendine özgü sayı ve çeşitte genlere sahiptir. Bu, canlıların özelliklerinin birbirinden farklı olmasını sağlar. Genler sizi dünyada essiz yapar. Ayni özellik üzerine etki eden genler kromozom çiftinin ayni bölgelerinde bulunur. Kulak memesinin ayrık olma özelliğini taşıyan gen kulak memesinin yapışık olma özelliğini taşıyan gene göre daha baskındır. Kulak memesinin yapışık olma özelliğini taşıyan gen ise çekiniktir. ilk kuşakta kendi özelliklerinin ortaya çıkmasına neden olan genler (Dominant) baskın genlerdir. Baskın genle birlikte bulunduğu zaman kendi özelliğini gösteremeyen genler ise (Resesif) çekinik genlerdir. Genler harflerle ifade edilir. Büyük harf baskın geni, ayni harfin küçüğü çekinik geni temsil eder. Örneğin bezelyelerde sari tohum rengi baskın ve yeşil tohum rengi çekinik olduğundan bezelyelerdeki kalıtımda sari rengi göstermek için "S", yeşil rengi göstermek için de "s" kullanılır. Bu özellikleri belirleyen genler çiftler halinde bulunduğu için onları temsil eden harfler de çiftler halinde gösterilir. Aşağıdaki tabloda genlerin bu şekilde gösterimi yer almaktadır.

 

 

Bir canlının genetik yapısına bağlı olarak çevrenin de etkisiyle ortaya çıkan görüntüsüne fenotip adi verilir. Bir canlının fenotipinin
meydana gelmesini sağlayan genetik yapıya da genotip adi verilir. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi tohum rengi bakımından fenotipi sari olan bir bezelyenin genotipi SS veya Ss; fenotipi yeşil olan bir bezelyenin genotipi ise ss şeklindedir.

 

 

 

Üstteki resimde uzun ve kısa boylu bezelyelerin çaprazlanması sonucu oluşan bezelyelerin fenotip ve genotipleri görülmektedir. Çaprazlama sonucu ;

Birinci kuşakta fenotipi uzun boylu, genotipi "Tt" olan bezelyeler ortaya çıkmıştır.

Bu bezelyeler birbirleriyle çaprazlandığında ise;

İkinci kuşakta fenotipi üçü uzun, biri kısa boylu olmak üzere dört yavru bezelye bitkisi oluşmuştur.

 Fakat genotiplerini incelediğimizde uzun boylu bezelyelerden birinin genotipi "TT", diğer i tt ikisinin ise "Tt"dur.

 

 Kisa boylu bezelyenin genotipi ise "tt"dur. Bu gösterimdeki "TT" ve "tt" birbirine benzeyen iki genden oluştuğu için bunlara(Homozigot) saf döl adi verilir.

"Tt" ise bir baskın bir çekinik genden oluştuğu için (Heterezigot) melez döl olarak adlandırılır.

 Öyleyse saf döllere ait tek özelliğin aktarımında ilk kuşakta baskın özelliğin ortaya çıkma olasılığı %100'dür.

 

 

 

Vücut ve Üreme Hücrelerinde Kromozom sayısı

Vücut Hücrelerinde Kromozom sayısı= 44(Vücut Kromozomu) + 2( Cinsiyet Kromozomu)

Vücut Hücrelerinde Kromozom sayısı= 44 + XX veya XY olabilir

Üreme Hücrelerinde ( Sperm, Yumurta ve Polen)=22(Vücut Kromozomu) + 1( Cinsiyet Kromozomu)

Üreme Hücrelerinde ( Sperm, Yumurta ve Polen)=22+ X veya Y olabilir

 

Hayvanların büyük bir kısmında, dişiler, yapısal ve işlevsel olarak ayni olan bir çift kromozom taşır.

Vücut Hücrelerinde Dişilerin Kromozom sayısı= 44 + XX

 Bu kromozom "X" kromozomu olarak bilinir.

Erkekler ise bir tane "X" kromozomu bir tane de, gerek yapı gerekse işlev bakımından farklı olan ve "X" kromozomundan daha küçük olan-bir "Y" kromozomu taşırlar.

Vücut Hücrelerinde Erkeklerin Kromozom sayısı= 44 + XY

 

 

Dikkat

*X kromozomunda Y den daha fazla gen bulunur.

*Dişi ve erkek bireylerin vücutlarındaki farklılık eşey kromozomu olan X ve Y deki genlerin farklı olmasından kaynaklanır.

*Dişilerde yumurta 22+X iken Erkeklerde bulunan Üreme ana hücresinin mayoz bölünme sonucu oluşan  Spermler 2 çeşittir Bunlar 22+X ve22+Y dir
*22+X li sperm 22+X li yumurta ile birleşirse 44+XX yani dişi birey oluşur.

*22+Y li sperm 22+X li yumurta ile birleşirse 44+XY yani Erkek birey oluşur.

*Çocuğun kız veya erkek olası babadan gelen spermin taşıdığı cinsiyet kromozomu olan X veya Y ye bağlıdır.
"Bir ailenin iki erkek çocuğu vardır. Tekrar çocuk sahibi olmak isteyen bu ailenin kız çocuğu sahip olma olasılığı nedir?"

 

 

 

Örnek 1;

 

 

Yukarıda üçgen ve daire ile gösterilen genlere sahip anne ve babanın çocuklarının kulak şekiller verilmiştir.Bu tablodan aşağıdaki yorumlar yapılabilinir.

*Anne ve Baba Heterezigot yani melez döldür.

*Daire geni Üçgen gene baskındır.

*1.2.3. çocuklar ayrık kulak fenotipine sahiptir.

*4. Çocuk yapışık kulak fenotipine sahiptir.

*1. ve 4. çocuklar homozigot yani saf döldür.

*2.ve 3. Çocuklar Heterezigot yani melez döldür.

*Bu anne ve babanın Yapışık kulaklı çocuklarının olma olasılığı %25 veya 1/4 dür.

*Bu anne ve babanın Ayrık kulaklı çocuklarının olma olasılığı %75 veya 3/4 dür.

*Bu anne ve babanın Ayrık kulaklı kız çocuklarının olma olasılığı  3/8 dir.

*Anne ve Babanın fenetipi ayrık kulaklıdır.

*2.ve 3. Çocuklar aynı genotipe sahiptir.

 

Örnek 2;

 

 

 

Yukarıdaki şekilde anne ve babadan olan çocukların kan gurupları gözükmekte. Buna göre anne ve babanın kan gurupları hakkında nasıl yorumlar yapılabilir?

*Doğukan OO kan gurubu olduğuna göre anne ve babada mutlaka O kan gurubu var demektir.

*Batıkan AB kan gurubu olduğuna göre anne ve babanın her birinde A ve B mutlaka bulunmalıdır.

*Buna göre Baba AO olsa Anne BO olsa Doğukanın O Batıkanın AB olma olasılığı vardır diyebiliriz.

 

Örnek 3;

Heterezigot yani melez döl Siyah saçlı Ahmet ile Sarı saçlı Ayşe'nin sarı saçlı kız çocuklarının olma olasılığı nedir? (Siyah saç sarı saça baskındır)

 

Baskın Siyah saçı S

Çekinik Sarı  saçıda s ile gösterelim

 

Heterezigot yani melez döl Siyah saçlı Ahmet diyerek Ahmetin genotipi hakkında bize bilgi vermişlerdir.

Ahmet in genotipi Ss dir .

 

Sarı saçlı Ayşe demesi bize yeterli bilgiyi vermiştir. Şöyle de diyebilirdi Sarı saçlı homozigot yani saf döllü Ayşe ama Ayşe'nin saçlarının sarı olabilmesi için ancak homozigot olması gerektiğini biliyoruz.

Ayşenin in genotipi ss dir .

 

 

Ss x ss çaprazlaması ile Ss-Ss-ss-ss genotipleri oluşur.

 

Buradan çocuklar 1/2 oranında siyah saçlı 1/2 oranında da sarı saçlı olur.

Yanlız bize kız çocuk olma oranını sorduğundan 1/2 sarı saçlı olma oranı kızın yanında 1/2 lik erkek de olma oranı ile çarpılarak 1/4 olur.

Yani Sarı saçlı kız olma oranı 1/4 olur.

 

Genetik Hastalıklar

 

Renk Körlüğü


 

 

Renk körlüğüX kromozomunda bulunan ve çekinik genle taşınan genetik bir hastalıktır.
Örneğin kırmızı-yeşil renk körlüğünde insanlar kırmızıyı yeşilden ayıramamaktadır. Bu insanlar üstteki resimde gizli olan figürü göremezler.

 

 

Orak Hücreli Anemi

 

 

 

Bir diğer genetik hastalık da orak hücreli anemidir. Bu hastalık da çekinik bir genle taşınır. Bu hastalığa  yakalanmış kişilerin alyuvarları değişikliğe uğrayarak resimde görüldüğü gibi orak sekline dönüşür ve alyuvarların yeterli miktarda oksijen taşımasını engeller.Ayrıca bu hücreler küçük kan damarlarını tıkayarak bazı organların ya da dokuların yeterli oksijen almasını engeller. Eğer anne ve babamız bu hastalığın genlerini taşıyorsa ve her ikisinden  de bu hastalığın genleri bize geçmişse orak hücreli anemi hastalığı bizde ortaya çıkar.

 

 

Hemofili  

 

X kromozomu üzerinde bulunan ve yine çekinik bir genin etkili olduğu, bir başka genetik hastalık da kanın pıhtılaşmaması hastalığıdır. Bu hastalığa hemofili denilmektedir. Bu hastalıkta kanın pıhtılaşmasını sağlayan protein üretilemez. Çok küçük bir yaralanma ve sıyrıkta veya iç kanamalarda akan kanın  uzun süre durdurulamaması sebebi ile kişinin yasamı sona erebilir.


 

Down Sendromu

 

Üstte Down sendromu olan iki çocuğun fotoğrafı görülmektedir. Down sendromlu kişiler geniş elli, kısa parmaklı, tıknaz vücutludurlar ve bu bireylerde zeka geriliği görülür. Down sendromlu bireylerin vücut hücrelerinde 46 kromozom yerine 47 kromozom bulunmaktadır. Kromozom sayısındaki fazlalık bu hastalığa yol açmaktadır.

Bunların dışında başka genetik hastalıklar da vardır.
Genetik hastalıkların ortaya çıkış sebebi ne olabilir?
Bu hastalıkların ortaya çıkısında akraba evliliğinin rolü olabilir mi?

 

Dikkat;

Balık pulluluk , yapışık parmaklılık ve kulak kıllılığı Y eşey kromozomu ile taşınır.
Y kromozomu ile aktarılan karakterler; Sadece erkeklerde görülür. Hasta babanın  bütün erkek çocukları hastadır. Genlerin baskınlığı veya çekinikliği önemli değildir. Çünkü etkilerini örtecek başka bir alel gen yoktur.

 

Akraba evliliği, 

 

Akraba evliliği, aralarında kan bağı bulunan bireylerin evlenmesidir. Akraba evliliklerinin yapıldığı ailelerde genetik hastalıklar daha çok görülür. Bunun sebebi, yakin akrabaların genetik yapılarının birbirine benzemesidir. Bu da bu tür hastalıkları
taşıyan genlerin bir araya gelme olasılığını arttırır. Örneğin Akdeniz anemisi hastalığı taşıyıcısı ve akraba olan bireylerin
evlendiklerinde hasta çocuklarının olma riski akraba olmayan bireylere göre daha yüksektir. Bu nedenle özellikle yakin akraba
evliliğinden kaçınılması, akraba evliliği yapmış olanların ise mutlaka genetik tarama testleri yaptırması gerekir.Günümüzde genetik hastalıkları önlemeye ve ailelere sağlıklı çocuklar kazandırmaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Bu amaçla tedavisi henüz mümkün olmayan genetik hastalıklar, gebeliğin erken safhalarında saptanabilmektedir. Ayrıca herhangi bir genetik hastalık
için risk taşıyan ve çocuk sahibi olmaktan kaçınan ailelere sağlıklı çocuk sahibi olma imkanı sağlanmaktadır.


Genleri Değişmiş Gıdalar Bütün Dünyayı Korkutuyor

            Genetik değişime uğramış tarım ürünleri bütün dünyada tartışılıyor. Türkiye'de ise yıllardır tüketilen bu ürünler için yasal düzenlemeler eksik ve kamuoyunda bu ürünlerin nerelerde kullanıldığı, özellikleri ve riskleri yeteri kadar bilinmiyor
Şu sıralarda Global Wind isimli bir gemi Brezilya'dan yüklediği 30 bin ton soya ile Türkiye'ye doğru yaklaşıyor. Soyaların farkı "transgenetik" olması. Yani bilinen soyadan farklı olarak zararlı otlara karşı daha dayanıklılık gibi özellikler için genlerinin değiştirilmiş olması. Tıpkı Türkiye'nin her yıl ithal ettiği yüzbinlerce ton soya, mısır, kanola ve benzeri ürün gibi...
            Peki bu ürünler ne yapılıyor? Öncelikle yılda 15 milyon tonluk hayvan yemi açığının önemli bir bölümü bu ürünlerle karşılanıyor. Bunun dışında yine ABD'den ithal edilen genetik olarak değiştirilmiş mısırlarla Türkiye'de üretilen "nişasta bazlı şeker" glukoz ve fruktoz şurubu olarak gazlı içeceklerden, tatlı şerbetine kadar pek çok alanda kapış kapış gidiyor. Ve ithal edilen bu tarım ürünleri için henüz bir standart ya da denetim sözkonusu değil. Bu konuda tam anlamıyla bir yetki karmaşası yaşanıyor ve yasal eksiklikler de cabası. İthal edilen tarım ürünleri ancak şikayet varsa denetleniyor.
            Üstelik bu ürünlerin "transgenetik" olup olmadığını ölçebilecek laboratuvarların sayısı da son derece sınırlı. Ve bir de ülkede genetik ürünler konusunda bir politika da olmadığı için Türkiye sınırlarından gelip geçen milyonlarca tonluk gıda maddesini seyretmekle yetiniyor. Aslına bakılırsa bu bütün dünyada benzer biçimde yaşanan bir problem. 90'lı yılların başından beri baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojiye karşı, ne yasalar ne de yasal denetim organları hazırlıklı değil. Ve daha önemlisi genetik teknolojisinin insan hayatına soktuğu gelişmelerin ne sosyolojisi ne de felsefesi yapılıyor.

Transgenetik Tarım
            Genleriyle oynanmış ürünler genel olarak GM yani Genetik Modifikasyonlu ürünler olarak adlandırılıyor. Yapılan iş basit biçimde bu organizmalara başka organizmaların genlerinin kesilip yapıştırılması. Amaç bitkilerin zararlılara, hastalıklara karşı direncinin artırılması. Bunun dışında soğuk, susuzluk, güneş gibi dış faktörlere dirençli hale getirilmesi. Faydalar da bu noktada açığa çıkıyor. GM tohumlar kullanılarak yapılan üretimde maliyet hızla düşüyor, kısa sürede verimli ürün alınıyor, ilaç kullanımı azalıyor ve standart yükseliyor.

Bunun dışında tarım ürünlerinin raf ömrünü artırmak ya da patateslerin daha az yağla kızartılmasını sağlamak, çileklerin daha kırmızı olmasını sağlamak gibi amaçlarla da GM ürünler geliştiriliyor. Gen teknolojisi henüz çok az sayıda hücrede başarılı olabildiği için sınırlı sayıda üründe, şimdilik mısır, soya, pamuk ve kanola gibi bitkilerde ve kimi kümes hayvanlarında ticari olarak kullanılıyor.

 

 

 

 

Riskleri de var


            Ancak bütün bu faydalarına rağmen doğal olmayan, bir anlamda "kimyaları bozulmuş" GM ürünlerin insan metabolizmasında nelere yol açabileceğini kestirmek şimdilik pek mümkün değil. Bu kuşku bütün dünya tarafından paylaşılıyor. Ağır bir açlığın pençesinde kıvranan Zimbabwe'de hükümetin ABD'nin "transgenetik tohumla üretilmiş tahıl" yardımı önerisini kesin bir dille reddetmesinin ardında da bu kuşku yatıyor.

            Risklerin başında antibiyotik direnç sağlayan genlerin insanları etkileme olasılığı, aktarılan genin yarattığ alerji, zehirlenme gibi olasılıklar var. Örneğin Brezilya kestanesi genleri ile soyada büyük bir ürün artışı sağlandı. Ancak kestanenin alerjik özellikleri soya fasulyesine de geçti. Benzer biçimde 1989 yılında GM ürünlerle beslenen hayvanların etleri yüzünden 37 kişinin ölmesi, yüzlerce kişinin ağır biçimde hastalanması kuşkuları artırdı. Araştırmalardan sonra bu ölümlerin doğrudan GM ürününden değil besi yerindeki kirlilikten kaynaklandığı da savunuldu, ancak kuşkular tam olarak giderilemedi. Yine böceklere karşı direncini artırmak için böcek öldürücü bir protein olan Lektin eklenmiş GM ürünü Pusztai patateslerinin yol açtığı hayvan zehirlenmeleri de "üzerinde gözlem yapılması gereken bir vaka" olarak kuşkulu olaylar arasındaki yerini aldı.

Çevre Ne Olacak?
            GM tarım ürünleri konusundaki en büyük kuşku ise bu tarlaların çevreyi nasıl etkileyeceği sorusuna net bir yanıt verilememesinden kaynaklanıyor. Bu güne kadar yapılan araştırmalarda ciddi bir etki gözlenmedi. Ancak araştırmalar, ekilen geniş alanların çok küçük bir bölümünü kapsıyor. Oysa sadece ABD ve Kanada'da 80 ayrı GM ürünü, milyonlarca hektarlık araziye yayılmış durumda. Bilimadamları en önemli riski GM olan ve olmayan ürünlerin birbirini etkilemesinde görüyor.
            Bir tarlada yetiştirilen GM ürünlerinin yakınlarda yer alan tarlalardaki ürünlerin yapısını da etkilemesi mümkün. Örneğin yabani bitkilere ya da böceklere karşı dirençli olması için genleriyle oynanmış patatesler patatesle ilişkili olmayan başka yabani otlarla etkileşime girerek bu otların direncini artırabilir. Bunlar dışında henüz ticari olarak kullanılmasa da çiftçilerin sadece tohum üreten şirketlerden alışveriş yapmasını sağlamak için tohumların filizlenmesini önleyen "yok edici genler" bitkilerle etkileşim halinde tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor. İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Artemis Karaali transgenetik ürünler için dünyada da belirgin bir politika olmadığını söylüyor. Karaali dünyadan farklı olarak Türkiye'de kamuoyunun bu ürünler karşısında yeterli bilgi sahibi olmamasına ve konunun yeteri kadar tartışılmamasına dikkat çekiyor.
            Karaali "Şu anda yapılan toksikolojik çalışmalarda net olumsuz bir etki öne süremiyor. Ancak insanlar uzun vadeli birtakım şeyler bekliyorlar, onun için korkuyorlar" diyor. Geçen hafta piyasaya çıkan ve biyoteknolojinin risklerini sorgulayan Gattaca adlı kitabın 23 yaşındaki yazarı Emrullah Gökhan bir genetik mühendisliği öğrencisi olarak benzer sakıncalara dikkat çekiyor. Gökhan gelecekte genetiğe yatırım yapmayan hükümetlerin önemli sıkıntılarla karşı karşıya kalacağını hatırlatırken "Türkiye'de bu konuda herhangi bir çalışma yapılmıyor. Oysa dünyada yüzlerce Türk öğrenci ve bilimadamı bu konuda önemli çalışmalar yapıyor, ancak kimse ilgilenmiyor" diyor.

 

 

 

 

 

Genetiği Değiştirilmiş Ürünlerin Zararları

 

Genetik Mühendislik ürünleri teknolojisi, yaşayan organizmaların genetik ana yapısını değiştirmeyi ve elde edilen yeni ürünleri kar amaçlı olarak satmayı hedefleyen bir çalışma koludur.Bu teknoloji  bazı milletler arası “yaşam bilimi” firmaları tarafından sürdürülmektedir. 

Bu firmalar çalışmalarının dünyadaki açlığı azaltacağını,hastalıkları tedavi edeceğini,insan sağlığını olumlu etkileyeceğini, tarımda sürekliliğin  sağlanabileceğini iddia etmektedirler.Oysa, gerçekte yapılan çalışmalara bakıldığında esas amacın dünyadaki  tohum, gıda, tıbbi ürünler, lifli besinler  sektörlerini kontrol altına almak ve monopol oluşturmak olduğu görülmektedir. 

Genetik Mühendisliği devrim yapan yeni bir teknolojidir. Bu mühendislik dalı halen gelişme açamasındadır. Sözkonusu teknoloji o kadar güçlüdür ki sadece türler arasındaki değil insanlar, hayvanlar ve bitkiler arasındaki genetik koruma duvarlarını  dahi yıkabilir.  Çeşitli virüsleri, antibiyotiğe dirençli genleri, bakterileri vektör, işaretleyici ve promoter olarak kullanarak genetik kodları kalıcı olarak değiştirir ve daha sonra  genleri değiştirilmiş organizmalar bu genetik değişimleri kendilerinden sonraki nesillere kalıtım yoluyla aktarırlar.

Dünya üzerindeki bütün genetik mühendisleri  genetik malzemeye ilaveler yapmak, yeniden düzenlemek, düzeltmek, programlamak gibi işlerler meşgul olmaktadırlar. Bitki, balık ve bazı hayvanların kromozomlarına hayvan genleri ve hatta insan genleri enjekte edilerek hayal edilemeyecek transgenic (farklı canlıların  genleri arasında yapılan transferlerden) yaşam biçimleri elde etmektedirler.Tarihte boyunca ilk defa uluslarası bioteknoloji şirketleri  yaşamın mimarları ve sahibi konumu durumuna gelmişlerdir.  

Kanuni kısıtlamalar ve kurallar, isimlendirme şartları veya bilimsel protokollar çok az olduğu için bio mühendisler yüzlerce yeni  ‘’Franken foods’’ (yapay, farklı türler arası birleştirilmiş genlerden oluşan besinler)  ve tahıl türleri  yetiştirmeye başladılar. Bunlar gerçekten insana ve çevreye zarar verici niteliktedir ve ayrıca dünyadaki milyarlarca çiftçi ve köylü içinde negatif  sosyo ekonomik etkileri vardır.

Gün geçtikçe artan sayıda bilim adamı kullanılan gen ayırma teknolojilerinin tam gelişmemiş,  yanlış ve sonuçlarının öngörülemediğini söyleyerek ikazda bulunmaktadır. Ancak, ABD nin liderliğindeki bio teknoloji taraftarı hükümetler ve düzenleyici kurumlar tüm Genetik Mühendiliği ürünü yiyeceklerin  geleneksel yiyeceklerle aynı olduğunu ve özel bir şekilde etiketlenmesine veya pazarlama öncesi bir zararı olup olmadığının anlaşılabilmesi için  bir teste tabi tutulmalarına gerek olmadığını söylemektedir.  Yeni cesur dünyanın üretip kabul ettiği bu yapay yiyecekleri korkutucudur.

Şu anda ABD’de dört düzineden fazla genetiği değiştirilmiş besin ve tahıllar oldukça yaygın olarak satılmaktadır. 70 milyon acre (1acre=4046.9 m2) tarım alanı üzerinde genetiği değiştirilmiş ürünler alanı ekili durumdadır.  Buna ilaveten bir firmanın  ürettiği Bovine Büyüme Hormonu (rBGH) düzenli olarak 500.000 süt ineğine enjekte edilmektedir.

Süpermarketlerde ki işlemden geçmiş besinlerin çoğunda genetik katkı maddeleri vardır ve testlerde bunu doğrulamaktadır.  Buna ek olarak düzinelerle genetiği değişmiş tarım ürünü geliştirilmektedir ve bunlarda kısa bir zaman sonra piyasaya sürülmüş olacaklardır.  Gelecek 5-10 yıl içinde ABD’ deki besin ve lifli gıdaların tamamının  genetiği  değiştirilmiş olacaktır.   Bunların arasında soya fasulyesi, mısır, patates,  canola yağı, pamuk tohumu yağı, papaya, domates ve süt ürünleri sayılabilir.

Besin ve lifli ürünlere uygulanan genetik mühendisliğinin sonuçları  belirsiz olduğu kadar hayvanlar, insanlar, çevre ve organik tarımın geleceği için tehlikelidirde. İngiliz moleküler bilimci Dr.Michael Antoniu’nun belirttiğine göre gen ayrıştırılması beklenmedik bir şekilde toksik maddelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.  Toksik maddeler özellikle genetik mühendisliğin uygulandığı bakteriler, mayalar, bitki ve hayvanlarda görülmektedir.  Ancak, büyük bir sağlık sorunu ortaya çıkana kadar bu sorun pek dikkati çekmeyecektir.

 

 

Bu besin maddelerinin zararları :
Toksinler ve Zehirler

Genetik mühendisliği uygulanmış ürünler potansiyel olarak toksik olup insan sağlığını tehdit edici bir konumdadır.  1989 yılında  L-tryptophan isimli çok bilinen bir maddenin genetik mühendisliği uygulanmış  bir türü 37 Amerikalı’nın ölümüne ve 5000 kişininde sakatlanıp ölümcül ve ızdıraplı bir kan hastalığına yakalanmasına (eosinophilia myalgia syndrome ‘’EMS’’) sebep olmuştur.

Japonya’nın üçüncü büyük kimyasal şirketi olan Showa-Denko ilk defa 1988-89 yıllarında serbestçe satılan bileşimde genetik mühendisliği uygulanmış bakteriler kullanmıştır.  Düşünülen odur ki DNA nakli işlemi sırrasında bakteriler bir şekilde kirlenmiş  ve de bu insanların  hastalanmasına neden olmuştur.  Bu yüzden Showa Denko şirketi ilaçdan zarar görüp EMS hastağına yakalanan kişilere 2 milyar dolar tazminat ödemiştir.

1999 yılında İngiliz basını Rowett Enstitüsün’den bilim adamı Dr.Arpad Pusztai’nin yaptığı detaylı araştırma genetiği değiştirilmiş patateslerin de zararlarını ortaya koymuştur. 

Laboratuar testlerinde snowdrop çiçeğinin (kar damlası çiçeği, Avrupa’da yetişir ve daha kar kalkmadan çiçek açar)  DNA sı ile bilinen bir viral promoter olan Cauliflower Mosaic Virus (CaMv) kullanılarak genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin memeliler için zehirli olduğu tesbit edilmiştir.  Kimyasal kompozisyonu normal patateslerden oldukça farklı olan bu patatesler farelerin hayati önemi olan organlarına ve bağışıklık sistemlerine zarar vermiştir. En tehlikelisi ise farelerin midelerinin iç yüzeyinde son derece ciddi bir viral enfeksiyon ortaya çıkmıştır ki bunun da nedeninin CaMv denilen viral promoter olduğu kesindir ve de bu madde bütün genetik mühendisliğinin yarattığı ürünlerde kullanılmaktadır.

Dünyada her geçen gün artan sayıda bilim adamı genetik manipülasyonun besinlerde doğal olarak bulunan bitki toksinlerinin seviyesini arttıracağını veya yeni toksinler yaratacağı konusunda ikazlarda bulunmaktadırlar.

Bütün bunlara rağmen yeterli denetim olmadığı için tüketiciler kobay olarak kullanılmak durumundadırlar. 

Artan kanser riski

1994 yılında FDA, bir  firmanın  Büyüme Hormonu satmasını ve süt veren ineklere bu hormonun enjekte edilmesini bilim adamlarının tüm itirazlarına  rağmen onaylamıştır. Bu ineklerin sütünden elde edilen besinleri tüketen insanlarda göğüs, prostat ve kolon kanserine yakalanma riski oldukça fazladır. 

1998 yılında Kanada’da hükümetin görevlendirdiği bilim adamları farelerde yaptıkları deneylerde prostat kanseri ve tiroid kistleri olasılıklarına rastlamışlardır. Sonuç olarak 1999 yılı başlarında Kanada hükümeti süt veren ineklerde bu hormonun kullanılmasını yasaklamıştır.

Yiyecek allerjileri

Yiyecek allerjisi olan kişiler de (ki Amerikalı çocukların %8 inde bu sorun vardır)  semptomlar hafif huzursuzluktan ani ölüme kadar değişkenlik gösterir. Dolayısıyla bu kişiler günlük besin maddelerine eklenen yabancı proteinlerden zarar görebilirler, çünkü söz konusu proteinler insanlar tarafından şimdiye kadar hiç tüketilmemişlerdir. Gelecekte olası bir kamu sağlığı felaketini önleyebilmek için pazarlama aşamasından önce hayvanlarda ve gönüllü insanlarda uzun dönemli testler yapılması gereklidir. 

Ayrıca, bu besin maddelerinin etiketlerine gerekli uyarıların yazılması da besin allerjisi olan kişileri korumak açısından şarttır.

Ne yazık ki FDA veya dünyadaki diğer kontrol mekanizmaları pazarlama öncesi hayvan ve insanlarda testler yapılmasını rutin olarak talep etmemektedirler.  İngiliz bilim adamı Dr.Mae-Wan Ho’nın belirttiği gibi genetiği değiştirilmiş besinlerin allerji yapma  potansiyelini kestirebilmek mümkün değildir, çünkü allerjik reaksiyonlar  kişinin allergenle temasından ancak bir müddet sonra ortaya çıkmaktadır.

Besinlerin kalitesi ve beslenmeye verilen zarar

1999 yılında Dr.Marc Lappe’nin Journal of Medicinal food dergisinde yayınlanan makalesinde  genetiği değiştirilmiş soya fasulyesinde insanları kalp hastalıkları ve kansere karşı korumakta yararlı phytoestrogen bileşimlerinin geleneksel soya fasulyelerine göre daha az olduğu belirtilmiştir. 

Antibiyotik Direnci

Gen mühendisleri bir bitki veya mikroba yabancı bir gen ilave ettikleri zaman onu başka bir gene bağlarlar ve bu da antibiyotik direnç simgesi (antibiotic resistance marker-ARM) olarak isimlendirilir. Bu sayede ilk verilen genin ev sahibi organizmada başarılı bir şekilde kalıp kalmadığı tesbit edilir.

Bazı araştırmacılar bu ARM genlerinin beklenmedik bir şekilde hastalık yapan bakteriler veya mikroplarla birleşebileceği ikazını yapmakta ve geleneksel antibiyotiklerle tedavisi mümkün olamayacak hastalıkların ortaya çıkabileceğini belirtmektedirler. Örneğin salmonella’nın yeni tipleri,e-coli, kampilobakter bunlardan bazılarıdır.  Avrupa Birliği yetkilileri bütün genetiği değişmiş ve ARM taşıyan besinlerin yasaklanmasını öngörmektedirler.

 

Toprakta ve Ürünlerde Daha Fazla Tarım İlacı  Kalıntısı

Yapılan çalışmalarda genetiği değiştirilmiş ürünler yetiştiren Amerikalı çiftçilerin  geleneksel tarım yapan çiftçilere göre daha fazla tarım  ilacı kullandıkları tesbit edilmiştir, çünkü bu bitkiler tarım ilaclarına karşıda dirençlidir.

İlaca karşı dirençli olan bu bitkilerin özelliği tarım ilaçlarından zarar görmemeleridir. Dolayısıya çiftçiler bitkilerdeki haşeratı öldürmek için tarım ilaçlarını fazla miktarlarda   kullanabilmekte ve bitkide bundan zarar görmemektedir: 

Bio teknolojide lider olan şirketler aynı zamanda toksik tarım ilaçlarınıda üretip satmaktadırlar, dolayısıyla  bu şirketler bitkileri özellikle genetik olarak ilaca karşı dirençli olarak dizayn etmekte ve böylece çiftçilere daha fazla tarım ilacı satma imkanı bulmaktadırlar:

 

Genetik Kirlilik

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin ekili olduğu alanlardan genetiği değiştirilmiş polenler rüzgar, yağmur, kuşlar, arılar ve polen taşıyıcı böcekler tarafından  hem organik hem de normal tarımın yapıldığı alanlara taşınmakta ve buradaki ekinlerin DNA sını kirletmektedir. 

Organik tarımla uğraşan çifçiler genetik kirliliğin kontrol edilemeyeceğini savunmakta ve bunların yaşayan canlılar oldukları için çoğalabileceklerini, göç edebileceklerini, mutasyona uğrayabileceklerini belirtmektedirler. 

Faydalı Böceklerin ve Toprak verimliliğinin zarar görmesi

Bu yılın başlarında Cornell Üniversitesinden bazı araştırmacılar şaşırtıcı bir keşifte bulundular.  Genetik olarak değiştirilmiş mısırların polenleri Monarch kelebeklerini zehirlenmesine sebep olmaktaydı.  Araştırmalar bu tür ürünlerin yararlı böceklere ve topraktaki yararlı mikroorganizmalara belki de kuşlara bile zarar verdiğini tesbit etmiştir.

Yeni virüs ve bakterilerin yaratılması

Yıllar önce Michigan State Üniversitesinde yapılan deneyler bitkilerin genetiğini değiştirmenin ve onları virüslere karşı dirençli yapmanın söz konusu virüslerin mutasyonla daha etkin bir hale gelmesine yol açtığını belirlemiştir.

Sosyo ekonomik Zararlar

Genetiği değiştirilmiş yiyecekler ve bio teknoloji ürünü gıdaların kullanımı 12.000 yıldan beri devam edegelen geleneksel tarım üretimine sekte vurmakta, kullanılmakta olan Terminatör Teknolojisi gibi metodlar tohumların kısırlaşmasına sebep olmaktadır. Böylece dolaylı bir şekilde zorlanan çiftçiler çok daha pahalı olan genetik mühendisliği ürünü tohumları bir avuç global monopolden almak zorunda kalmaktadırlar.

 

Ms.Cummins makalesinden özet







Genetik Bilimi

Genetik Kopyalama

 

İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi Müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..."

Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal... Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer" diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!.."

Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması..."

Yukarıdaki yazı, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor.

Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali "Bokanovski Süreci", çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yol açtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı.

Şubat ayının 22’sinden itibaren, İskoçya’nın Edinburg kentinde, biyoteknoloji alanında tuhaf bir gelişme kaydedildiği, "Dünyanın sonu", "Frankenstein" gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladı. Bilim çevreleri de basın da şaşkındı, çünkü, seçkin yazarların ve bazı bilim adamlarının birkaç gündür zaten haberdar oldukları ve konuyu "patlatmayı" bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basına sızmış, dilden dile dolaşmaya başlamıştı bile.

Normalde pek de ciddiye alınmayacak böyle bir "dedikodunun" bu denli yayılabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygın bilimsel dergi Nature’ın adının karışmasıyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteliğini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayınlayacağını bilim yazarlarına duyurmuş ve bu tarihe kadar "ambargolu" olan bir basın bülteni dağıtmıştı.

Batı ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazırladıkları yazıları, ambargonun bittiği tarihte, aynı anda yayına verirler. Ancak, aralarında ünlü The Observer’ın da bulunduğu bazı dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynağı olan Nature ve ambargoya saygı gösteren çoğu nitelikli dergi ve gazetede yer almaması da, dedikodu trafiğini artırmış, ortaya atılan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti.

Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu.

Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmış gibi görünüyor. "Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!" diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, aynı ekip 1995 yılında embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayımlatmıştı. Bu deney de basına yansımış, ancak, son gelişmeler kadar yankı uyandırmamıştı. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanın kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtığı bildik süreçlerden farksızdı.

Sıklıkla unutulduğu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarısının önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdeğiyle başlamasında yatıyor. Bu başarının ortaklarını anarken PPL Tıbbi Araştırmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tırmanışa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarını belirleyerek hem de maddi olanakları yaratarak kuzu Dolly’nin varlığının temel sebebi olmuş.

Dr. Wilmut’un gerçekleştirdiği başarı şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alınan somatik bir hücrenin çekirdeğini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen "tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek.

Adını, ünlü şarkıcı Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin değilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmış ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, soğukkanlı bir süreç. Zaten Dolly’nin araştırmacılar arasındaki adı da en az varlığı kadar "soğukkanlıca" seçilmiş: 6LL3... PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sırlarını kaybetme kaygısıyla maddi hedeflerini pek açığa vurmamakla birlikte, hemofili hastaları için koyunlara insan kanı pıhtılaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarını veriyor.

PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil.

Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı.

Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun "ilaç fabrikası" olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz.

Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem "yatırımınız" kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm "fabrikayı" yok etmesinin önünü alacaksınız demektir.

Biraz Ayrıntı

İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında "kolayca" gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin "frekanslarını" çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor.

Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var.

Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan "somatik hücreler." Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı "mayoz bölünme"yle başlıyor.

Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi "zigot" oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, "mayoz" değil, "mitoz" yoluyla ilerliyor.

Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu "interfaz" ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün.

Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açısından G1, S ve G2 alt evrelerine ayırmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dışındaki bileşenlerin çoğaldığı bir dinlenme dönemi. S, DNA’nın bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanıp, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazırlandığı süreci içeriyor.

Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde.

G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur.

Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı?

Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi.

Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu "korsan" genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, "G0 evresinde" kıstırmaya karar verdi.

Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi.

İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor.

Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkında bilinenler, yukarıda kaba hatlarıyla anlatılanlarla sınırlı. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sır olarak kalacağa benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkında aynı bilgilere sahip olması, deneyin başarısı konusunda kimsenin şüphe duymamasını gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarılı olması başta olmak üzere, çoğu uzmanın takıldığı pek çok soru işareti var. Her şeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliğinin gösterilmesi gerekiyor.

Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: "Araştırmacılar, yumurta hücresindeki DNA’ları tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayısıyla Dolly, sıradan bir koyun olabilir." Slack, alınan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabileceğini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diğer kısımlarına göre daha sık rastlanılabildiğini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diğer kısımlarından alınan hücrelerin aynı sonucu verebileceğinden bizzat şüpheli. Örneğin, büyük olasılıkla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanılamayacaklarını belirtiyor.

Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanılabilecek canlılar arasında biraz "ayrıcalıklı" bir örnek. Koyun embriyolarında hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başlıyor. Geleneksel laboratuvar canlısı farelerde ise aynı süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. İnsanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren... Bu durum, aynı deneyin fare ve insanlarda asla başarılı olamaması olasılığını beraberinde getiriyor.

Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor.

Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

Klonlamalı mı?

Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı.

Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, "tüp bebek" diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine "çocuk sahibi olma isteği ve hakkı" karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi.

Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu "oluşturulmuş" durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı.

Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Bu bağlamda, basında da yankı bulan "koyunlar zaten birbirlerine benzerler" esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir.

Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük.

Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için...

İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti.

Tüm bu "hal çarelerine" rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor.

Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, "beklenmedik bir ikize sahip olma" fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açmasıgibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri "kitaba uydurma" çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir.

Örneğin, Budist bir araştırmacı, Dolly’nin eski yaşamında ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmış olarak gelmeyi hak ettiği üzerine kafa yoruyormuş.

Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: "İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu..."

İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi.

Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir.

Ünlüler, Köpek Kopyalama Derdinde   

Koyun kopyalayan bilim adamları, şimdi de bu koyunları güdecek köpekleri kopyalamaya hazırlanıyor. Beş yıl içinde, 3 milyar lirayı göze alanlar sevgili köpeklerinin tıpatıp kopyasını yaptırabilecek. Birçok ünlü şimdiden sırada. Bu yolla uzman köpekler de çoğaltılacak. Sevgili köpeğinizden hiç ayrılmak istemiyor musunuz?

Bu dileğiniz, beş yıl içinde gerçekleşebilecek. Bütün yapmanız gereken, köpeğinizden aldırdığınız hücre örneğini, Teksas'ın Austin kenti yakınlarındaki A&M Üniversitesi laboratuvarı bünyesinde kurulan ve kısa bir süre sonra açılacak olan ‘Köpekbank’a 450 milyon lira karşılığında vermek.

The Sunday Times gazetesinde yer alan bir habere göre aArtık yapılacak iş, Üniversite'de yapılan çalışmaların başarıyla sonuçlanmasını beklemek. Bundan sonra sıra, köpeğinizin tıpa tıp aynısının kopyalanmasına geliyor. Eğer bu bekleme dönemi içinde köpeğiniz dünya değiştirdiyse tasa etmeyin. Sevgili köpeğinizin havlamalarını, yeniden duyabilirsiniz. 

3 Milyar Lira

Yalnız sıkı durun; bu kez ödemeniz gereken para, tam 3 milyar lira. Üniversite'deki laboratuvarda yapılan genetik çalışmaların başarıyla sürdüğü ve sonucun beş yıl içinde alınacağı belirtiliyor. Missyplicity adlı proje, ünlü simaların yanında, sıradan insanların da büyük ilgisini çekiyor. Daha şimdiden, aralarında film yıldızlarının, şarkıcıların da bulunduğu yüzlerce kişi, köpeklerini kopyalatmak için sıraya girdiler. Bu ünlüler arasında, ABD’li oyuncu Elizabeth Taylor, Amerikalı rap yıldızı Snoop Doggy Dogg gibi isimler de bulunuyor. 

Projeye 565 milyar liralık bir bağış yapan Amerikalı zenginin köpeği Missy, kopyalanan ilk köpek olarak onurlanacak. Bu projenin başarıyla sonuçlanmasıyla, kedi kopyalamanın yolu da açılacak. Bilim adamları, bu çalışmayla iki hedefi tutturmayı planlıyor. Biri, köpeklerin biyolojik yapısı hakkında bilgilerin artırılması. 

Uzman Köpekler

Diğeri de, köpek kopyalama laboratuvarlarının kurulması. Böylece, örneğin bomba uzmanı köpeklerin kopyalanarak, bu tür köpeklerin eğitim aşamasında başarısızlıkla karşılaşılmasını engellemek. Kopyalanan bomba uzmanı köpeklerin, genlerinden ötürü, bu konuda başarılı olma olasılıkları oldukça yüksek görülüyor. 

Proje için çalışan ekibin başkanı Dr.Mark Westhusin, ‘işlem oldukça pahalı. Ancak zamanla teknik geliştikçe, fiyatlar düşecek’ diyor. Projenin, büyük bir pazar payıyla kárlı bir işe dönüşmesi beklenirken, 10 yıl sonra, belki de kopya koyun sürülerini yine kopya çoban köpekleri koruyacak



Mayoz Bölünme (Konu Anlatımı)

 

 

Dişi eşey hücresi (yumurta) ile erkek eşey hücresinin (sperm) birleşmesiyle oluşan zigottan yeni bir canlının meydana gelmesi olayı eşeyli üreme olarak adlandırılır. Eşeyli üremede dişi ve erkek bireyin genetik özellikleri yavrulara aktarılır. Kalıtsal özelliklerin yavrulara aktarılabilmesi için canlılarda mitozdan farklı bir hücre bölünmesi gerçekleşir. Mayoz olarak adlandırılan bu bölünme sonucunda üreme hücreleri oluşur.
Mayoz, 1. mayoz ve 2. mayoz olmak üzere iki aşamada gerçekleşir. Her iki aşamada aşağıdaki semada görüldüğü gibi birbirini takip eden evrelerden oluşmaktadır.

1. mayozda kromozomlar kısalıp kalınlaşmaya baslar. Biri anneden diğeri babadan gelen ayni büyüklük, sekil ve kalıtsal özelliklere sahip olan kromozom çiftine homolog kromozom adi verilir. Hayvan hücresinde mayozun şematik gösterimi ile ilgili aşağıdaki semayı takip ederek üreme hücrelerinin mayoz sonucu nasıl oluştuğunu inceleyelim.

 

Mayoz, bitki ve hayvanlarda üreme hücrelerinin oluşmasını sağlar. Oluşan üreme hücreleri n sayıda kromozom içerdiği için, döllenme sonucu oluşan zigot 2n kromozoma sahiptir. Bu şekilde, canlılarda nesiller boyunca kromozom sayısının sabit kalması sağlanır. Ayrıca mayoz sırasında gerçeklesen parça değişiminden dolayı oluşan hücreler ana hücreden farklı genetik yapılara sahip olur. Genetik yapıdaki bu farklılık canlıların birebirinden farklı özellikler göstermesine neden olarak  tür içinde çeşitliliği sağlar. Çeşitlilik, ayni türün bireylerinin kalıtsal yapısının farklı olmasıdır.
Mitoz ve mayozu birbirinden ayıran özellikler nelerdir? Bu özellikleri aşağıdaki tabloyu inceleyerek görelim.

 

 




Tek ve Çift Yumurta İkizleri Arasındaki Farklar
 
 
Tek Yumurta İkizleri :
 
 
Çift Yumurta İkizleri :
1-
1 Zigot oluşur.
1-
2 Zigot oluşur.
2-
1 Plasenta oluşur.
2-
2 Plasenta oluşur.
3-
2 Göbek bağı oluşur.   
3-
2 Göbek bağı oluşur.
4-
Cinsiyetleri aynıdır.
4-
Cinsiyetleri aynı ya da farklı olabilir.
5-
Genotip ve fenotipleri aynıdır.
(Fakat çevre şartları etkisiyle değişebilir.)
5-
Genotip ve fenotipleri farklıdır.






Mitoz ve Mayoz Bölünme Arasındaki Farklar
 
Mitoz Bölünme          :
 
 
Mayoz Bölünme        :
1-
Vücut hücrelerinde görülür.
1-
Üreme organlarındaki üreme ana hücrelerinde görülür
2-
2n kromozomlu 1 hücreden 2n kromozomlu 2 hücre oluşur.
2-
2n kromozomlu 1 hücreden n kromozomlu 4 hücre oluşur.
3-
Kromozom sayısı değişmez.
3-
Kromozom sayısı yarıya iner.
4-
Oluşan hücrelerin gen yapısı aynıdır.
4-
Oluşan hücrelerin gen yapısı farklıdır.
5-
Bütün canlılarda görülür.
5-
Eşeyli üreyen canlılarda görülür.
6-
Yaşam boyu devam eder.
6-
Üreme dönemi boyu devam eder
7-
Eşeyli ve eşeysiz üremede görülür.
7-
Sadece eşeyli üremede görülür.
8-
Parça değişimi, tetrat, sinapsis olayları görülmez.
8-
Parça değişimi, tetrat, sinapsis olayları görülür.
9-
Tek çekirdek bölünmesi gerçekleşir.
9-
İki çekirdek bölünmesi gerçekleşir.
10-
Tek hücrelilerde çoğalmayı, çok hücrelilerde büyümeyi, gelişmeyi, yıpranan dokuların onarılmasını sağlar.
10-
Çok hücreli canlılarda üreme hücrelerinin oluşturulmasını sağlar.
11-
Kromozom sayısının sabit kalmasının nedeni (yani bölünmenin temeli), III. safhada (Anafaz safhasında) kardeş kromatitlerin birbirinden ayrılarak farklı hücrelere geçmesidir.
11-
Kromozom sayısının yarıya inmesinin nedeni (yani bölünmenin temeli), I. Mayoz bölünmenin III. safhasında (Anafaz I safhasında) homolog kromozomların birbirinden ayrılarak farklı hücrelere geçmesidir.



Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Arasındaki İlişki ve Fark

Genetik mühendisliği,canlıların kalıtsal özelliklerini değiştirilerek,onlara yeni işlevler kazandırılmasına yönelik araştırmalar yapan bilim dalıdır.


Genetik mühendisleri:

Genlerin yalıtılması ve çoğaltılması
Farklı canlıların genlerinin birleştirilmesi
Genlerin bir canlıdan başka bir canlıya aktarılması ile uğraşırlar.
Amaçları: Kalıtsal hastalıkları bulmak,hastalıklara tedavi yöntemi bulmaktır.

Genler değiştirilerek bir organizmaya istenilen özellikler kazandırılabilir.en yaygın olanı DNA nın istenilen bölgesinin kesilip çıkarılması,kesilen yere yenisinin eklenmesidir.

Genetik mühendisliğinin yararları

İlaç için bitkinin yapısı değiştiriliyor.
Kaliteli sağlıklı yiyecekler yapılıyor
Hayvanların insanlar için organ verici olması
Davalarda kullanılması
Soğuğa dayanıklı bitkiler üretilmesi
Domates gök iken koparılır sonradan kızartılır.
Az yağlı patates cipsleri yapılıyor.
Genetik mühendisliğinin besin zincirini bozma gibi zararlı etkileride vardır.

Biyoteknoloji:

Doğal olarak var olmayan veya ihtiyacımız kadar üretilemeyen yeni ve az bulunan maddeleri elde etmek için kullanılan teknoloidir.

Mesela: İnsülin hormonu önceden çok üretilmiyordu.Bakterilerden faydanılarak çok fazla insülin hormonu üretilir.





Genetik Mühendisliği Ve Biyoteknoloji

GENETİK  MÜHENDİSLİĞİ  VE  BİYOTEKNOLOJİ

     -Mikroskop bulunmadan önce canlılar hakkında edinilen bilgiler gözlemlere dayanmaktaydı
     -Mikroskop bulunduktan sonra canlılarla ilgili deney , araştırma ve incelemeler yapılmıştır.
     -Bilim adamlarının yaptıklarının yaptıkları araştırmalarda bulunan en önemli olay DNA nın bulunuşu ve üzerindeki çalışmalardır .

MOLEKÜLER   BİYOLOJİ
       DNA  ile ilgili çalışmalar yapan bilim dalına moleküler biyoloji denir . 

GEN  MÜHENDİSLİĞİ  (  GENETİK  MÜHENDİSLİĞİ  )
Moleküler biyolojide elde  edilen  bilgilerin mühendislik bilgileriyle  birleştirilmesine GENETİK MÜHENDİSLİĞİ denir.

Dış etkiler ile canlının kalıtsal özelliklerinin değiştirilerek onlara yeni işlevler kazandırılmasıyla ilgili araştırmalar yapan bilim dalına GENETİK MÜHENDİSLİĞİ denir.

Genetik mühendisliği genlerin ayıklanması , çoğaltılması , değiştirilmesi başka bir canlınınkiyle birleştirilmesi yada başka bir canlıya aktarılması gibi çalışmalarla uğraşır.

Bilim adamları bu çalışmalarıyla
• hastalık ve böceklere dayanıklı yeni bitkiler ve hayvanlar oluşturabiliyor
• Endüstriyel atıkları yiyebilen bakteriler üretebiliyor
• Canlıları klonlayabiliyorlar.


B İ Y O T E K N O L O J İ

Biyoteknoloji canlı doku ve organları kullanarak uygun yöntem ve tekniklerle endüstri ve tıp alanında kullanılmak üzere istenilen ürünler elde edilmektedir.
Biyoteknoloji bir çok bilim dalıyla birlikte kullanılır.
Genetik mühendisliği Biyoteknoloji tarafından kullanılmaktadır.

Biyoteknolojinin kullanım alanları
• Protein üretilmesi
• Hormon , vitamin ,antibiyotik elde edilmesinde,
• Yeni sebze ve meyve üretiminde,
• Zarar görmüş organların onarımında
Günümüzde yediğimiz bir çok gıda ürünü biyoteknojiden yararlanılarak üretilmektedir.
Bunun başlıca nedenleri ;
• ürün kalitesini artırmak
• mevsimlerden bağımsız ürünler elde etmek
G   E   N   O   M

İnsan  genlerinin  projesinin  çıkarılmasına   genom  projesi  denir .


GENOM  PROJESİYLE  YAPILAN  ÇALIŞMALARLA

   a-DNA nın yapısında bulunan bazların dizilişi belirlendi,

   b-İnsan genomunda  40 000  __  140 000 arasında gen bulunduğu saptandı ,

   c-Kalıtsal hastalıkların olup olmadığı saptanabiliyor.
      (kan yada yanak içinden alınan hücrelerin incelenmesiyle  kalıtsal hastalık olup olmadığı anlaşılabiliyor )

   d-Ekoloji,evrim, fosil bilimi ve DNA  ile kimlik belirleme çalışmalarında  kolaylıklar sağlanmıştır

   e-Kalıtsal hastalıklara neden olan genlerin DNA dan çıkarılarak kalıtsal hastalıklar önlenebilir
     (Kalıtsal hastalıklara neden olan genlerin varlığı bulunup  insan genomundan çıkarılırsa daha sağlıklı nesiller oluşturulabilir hatta insan ömrü uzatılabilir.
      Sirke sineğinin genlerinde yapılan çalışmalarla ömrünün uzaması sağlanmıştır  )
      İnsan yumurta ve sperm genlerinin şifrelerinin çözülmesiyle bu hücrelerdeki   hastalık  genleri tespit edilerek sağlamlarıyla değiştirilebilir. )


   f-İnsan organlarının başka canlılar üzerinde üretimi sağlanarak organ nakillerinin  gerçekleşmesi sağlanabilir
      (İnsandan insana yapılan doku ve organ nakillerindeki olumsuzlukları  gidermek için  hayvanlara (domuzlara ) insan geni  nakledilerek onların insanlarınkiyle aynı yapıda organlara sahip olmaları için çalışmalar yapılmaktadır
      Fareler üzerinde insan kulağı üretilmiştir.


   g-Hızlı büyüyen zor olumsuz şartlara dayanıklı daha verimli bitki ve hayvanlar üretmek
      (A.B.D de  -200C soğuğa dayanıklı patates üretilmiştir.


   h-Bir canlıya ait genlere eklemeler yapılarak canlıya yeni  karakterler  kazandırılabilir

GEN  HARİTASININ ÇOKARILMASI
DNA daki organik bazların dizilişlerinin çıkarılması anlamına gelir.
İnsan DNA sında 3,2 milyar baz olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmalarda hangi genin ne anlama geldiği bulunacak hastalıklara neden olan genlerin bulunup müdahale etme şansı doğacaktır.

DNA  TESTİ
Parmak izi gibi her canlının DNA sı daki baz dizilişi farklıdır. Suçluların tespiti yapılmak ta yada genetik hastalıkların tespitinde de kullanılmaktadır.

GEN  TEDAVİSİ
Başka bir canlıdan alınan DNA parçalarının canlıya aktarılmasıyla veya zararlı genlerin etkisiz hale getirilmesiyle gerçekleştirilerek bitki ve hayvanlar yeni özellikler kazandırılabilir.

K L O N L A M A
Bir canlının genetik kopyasının üretilmesidir.
İlk hayvan klonlanması 1996 yılında DOLLY adında koyunla olmuştur.
Her hangi bir beden hücresine dönüşebilecek hücrelere KÖK HÜCRE denir.
Kök hücre klonlanıp organ geliştirmek artık mümkün fakat bu çalışmalar la ilgili tartışmalar devam etmektedir.

TIPTAKİ YARARLARI
Hastalıklara neden olan genlerin değiştirilmesi veya hastalığı engelleyecek genlerin insanlara verilmesi  ,
İlaç yapımında çeşitli bakterilerin kullanılması ,

TARIMDA  VE  HAYVANCILIKTAKİ UYGULAMALARI

Genetiği değiştirilmiş bir çok bitki ve hayvan ortam koşullarına dayanıklı hale getirilir.
Besin değeri ve içeriği değiştirilen canlılar oluşturulur.
İstenilen karakteri elde etmek için istenilen özellikte canlılar çaprazlanır ( türlerin ıslahı






Genetik Mühendisliği ve Çalışma Alanları

Canlıların sahip olduğu özellikler ya genler sayesinde aktarılır ya da çevre etkisiyle sonrada kazanılır. Canlıların sahip olduğu özellikleri belirleyen DNA molekülü ve yapısı hakkında araştırmalar yapan bilim dalına moleküler biyoloji denir. DNA’yı oluşturan ve canlıların sahip olduğu özelliklerin aktarılmasını sağlayan genler, genlerin ve genleri oluşturan nükleotitlerin dizilişleri hakkında araştırmalar yapan bilim dalına genetik (gen) mühendisliği denir.
 Günümüzde DNA hakkında yapılan araştırmalar, DNA’nın yapısının anlaşılmasını ve genlerin canlıdaki etkilerinin tespit edilmesi konusunda fayda sağlar. Genler üzerinde yapılan çalışmalar, genetik mühendisliğinin temelini oluşturur.
 Genetik mühendisliği uygulamaları, insanlığın başta sağlık ve gıda olmak üzere birçok problemini çözmek ümidiyle hızlı bir şekilde ilerlemektedir. Birçok genetik mühendisi, genlerle ilgili anormallikleri düzeltmek üzere çalışmalar yapmaktadır. Bu sayede öncelikle üreme hücrelerindeki zararlı genlerin gelecek kuşağa aktarılmasını önlemek amaçlanmaktadır.
 
 9- Genetik Mühendisliğinin Amacı ve Yapılan Çalışmalar :
 Kalıtım (genetik) alanında yapılan çalışmalar ve elde edilen bilgilere göre genetik mühendisliğinin amacı ve yapılan çalışmalar şöyledir:
 
 1- Canlıların özürlerinin giderilmesini sağlamak.
 2- İnsandan insana ya da hayvandan insana doku ve organ naklinin yapılması.
 • Domuza insan geni nakledilerek domuzun insanlarınki ile aynı organlara sahip olması ve bu organların insanlara nakledilmesi amaçlanmaktadır.
 3- Canlıdan canlıya veya hücreden hücreye gen naklinin yapılması ile ya da genlerde yapılan değişiklikler sonucu yeni canlı türlerinin ve üstün özellikli canlıların elde edilmesi.
 4- Canlıların sahip oldukları özelliklerin geliştirilmesini sağlamak.
 • Daha verimli ve dayanıklı hayvan ve bitki türlerinin ve ürünlerinin elde edilmesi.
 • Sebze ve meyve tohumlarının genleri oynanarak daha dayanıklı, daha verimli ve besin gücü daha yüksek olan ve daha hızlı büyüyebilen bitkilerin yetiştirilmesi.
 • Zararlı böceklere karşı dirençli bitkiler elde edilmesi. Böylelikle tarımda kullanılan böcek öldürücü ilaçlara gerek kalmamaktadır.
 • Mikroplara ve böceklere karşı dirençli olacak şekilde geliştirilmiş bitki çeşitlerinin oluşturulması.
 5- Canlıların ömürlerinin uzatılmasını sağlamak.
 • Sirke sineğinin genleri değiştirilerek ömürleri uzatılabildi. Ömür uzunluğunu belirleyen genlerin değiştirilmesiyle ömürlerin uzatılması amaçlanmakta).
 6- Bedensel ve kalıtsal hastalıklarının tedavi edilmesini sağlamak.
 • İnsanlarda cüceliğe sebep olan büyüme hormonunun eksikliğinin giderilmesi. Büyüme hormonu eksikliğini gidermek için büyüme hormonunu sentezleyen gen, bir bakteriye aktarılarak, bakterinin bu hormonu üretmesi sağlanabilmektedir.
 • Kanser, AİDS, şeker, yüksek–hiper–tansiyon, renk körlüğü, hemofili gibi. DNA’daki gen dizilişinin bilinmesi ile bu hastalıkların ne zaman ortaya çıkacağı bilinebilir ve hastalık genleri çıkarılarak canlı hastalıklardan kurtulabilir.
 7- İnsanların hastalıklardan korunmasının sağlanması.
 • Antibiyotikler, hormonlar gibi kimyasal maddelerin üretiminde kullanılmak üzere bazı bitkilerin genetik yapısı değiştirilmektedir.
 8- Alkolizm, madde bağımlılığı, suça yatkınlık gibi sorunların, insanın genetik yapısının değiştirilmesi ile ortadan kaldırılmaya çalışılması.
 9- DNA parmak izinin çıkartılmasını ve kullanılmasını sağlamak.
 10- Genetik kopyalama (klonlama) yapılmasını sağlamak.
 11- Gen tedavisi uygulamasının yapılmasını sağlamak.
 12- Endüstri ve tarımda, bitki ve hayvan ıslahının (iyileştirilmesinin) sağlanması.
 13- Yapay döllenme yapılması.
 14- Vücut dışında döllenme (tüp bebek) yapılması.
 15- İnsan zekâsının geliştirilmesi ve daha zeki nesillerin yetiştirilmesi.
 16- Yeni ekolojik enerji kaynaklarının elde edilmesi.
 17- Çevre kirliliğine yol açan maddelerin belirlenmesi ve yok edilmesi (ekoloji ile ilgili).
 18- Kimyasal ve biyolojik silahlar ve savaşlara karşı konulması.
 19- Canlı vücudu için gerekli olan protein, vitamin ve hormonların ucuz, kolay ve fazla miktarda üretilmesi.
 20- İnsanın genetik şifresinin çözümlenmesi.
 
 NOT : 1- İlk genetik mühendisliği uygulamaları bitkilerin direncini artırmak amacıyla
 yapılmıştır. İlerleyen yıllarda DNA parmak izi, klonlama, gen tedavisi gibi çalışmalarla bu alandaki araştırmalar devam etmiştir.
 
 a) DNA Parmak İzi :
 DNA’larda yer alan bazların dizlimin, (belirli tekniklerle mürekkebe bastırılmış parmak izi gibi bir) izinin çıkarılması işlemine DNA parmak izi denir.
 
 b) Klonlama :
 DNA’nın belirli bir bölümünün, genellikle bir genin kopyasını oluşturmak için kullanılan yönteme klonlama (kopyalama = gen klonlaması) denir.
 Klonlamada, bir canlıda bulunan ve canlıya ait önemli bir özelliği belirleyen (ürünü sentezleyen) gen, o canlıdan alınıp taşıyıcı bir canlının DNA’sıyla birleştirilerek başka bir hücreye aktarılır ve bu hücre çoğaltılır.
 Genetik kopyalama sayesinde bir canlıdan aynı kalıtsal özelliğe sahip yeni canlılar üretilebilir.
 Gen klonlanması ilk defa 1975 yılında Köhler ve Milstein tarafından yapılmıştır.
 Gen kopyalaması yoluyla DNA’nın tamamının taşınması yani canlının tamamen kopyalanması ilk defa 22 Şubat 1997 yılında İskoçya’nın Edinburgh kentinde bulunan Roslin Enstitüsü’nde Dr.Wilmut tarafından yapılmıştır. Dr.Wilmut bu tarihte koyun kopyalamayı başarmıştır. (Dolly Patron isimli şarkıcıdan ismini almıştır).
 Kopyalama olayında üç farklı koyun kullanılmıştır.
 • 1. koyunun yumurta hücresinin çekirdeği çıkartılmıştır.
 • 2. koyunun vücut hücresinin çekirdeği alınmış ve 1. koyunun yumurta hücresinin içine yerleştirilmiş ve bu hücrenin çoğalması sağlanmıştır.
 • Çoğaltılmış vücut hücreleri (klonlar) 3. koyuna (taşıyıcı koyuna) verilmiştir.
 • 3. koyunun rahminde gelişen embriyo yavru koyunu (kuzuyu) doğurmuş ve bu kuzuya DOLLY adı verilmiştir.
 • Dolly, 2. koyunun yani çekirdeği (ve içindeki DNA’sı) alınan koyunun kopyasıdır.
 
 
 
 NOT : 1- Genetik mühendisliğindeki çalışmalar bakteriler ve virüsler üzerinde yapılır.
 Bakterilerin tek hücreli olması, çekirdek zarlarının olmaması, DNA’sının üzerinde protein bulunmaması, ucuz ve çabuk üreyebilmeleri nedeniyle deneylerde bakteriler kullanılır. Virüslerin kullanılma nedeni ise hücre içerisine girip çoğalabilmesidir. Gen kopyalaması yapılacağı zaman kopyalanacak gen önce virüs DNA’sına eklenir ve virüs de bakteri hücresine verilir. Virüs bakteri hücresine girince virüsün taşıdığı gen de bakteri DNA’sına girmiş olur. Bakteri hızla bölünüp çoğalınca (10 saatte 1 milyar) bu gende çoğalmış olur. Buna gen klonlaması (kopyalaması) denir. Böylece bu genin kontrol ettiği ürünü bakteriler üretir. Diyabet (şeker) hastalarında bakterilerin ürettiği insülin kullanılır. Virüslerin insan hücrelerindeki kalıtsal hastalıkları tedavi etmesi amaçlanıyor.
 
 c) Gen Tedavisi :
 Hastalara tedavi edici genleri aktararak ya da zararlı olan genleri etkisiz hale getirerek (kronik) sağlık problemlerinin çözülmesine gen tedavisi denir.
 
 d) İnsan Genomu Projesi :
 İnsan DNA’sının şifresinin çözülerek gen haritasının çıkarılması çalışmalarına genom projesi denir.
 Bu projede çıkarılan gen haritası sayesinde şeker, kalp ve kanser hastalığının tedavisi yapılıp, hastalıklar çok önceden teşhis edilip önlenebilecek ve insan yaşamının kalitesi artarak uzayacak.
 
 
 NOT : 1- Genom projesi üzerinde 10 yıla yakın süredir üzerinde çalışan bilim adamları, insan
 genlerinin biyokimyasal şifresinin çözülmesini sağladı.
 2- 18 ülkenin destek verdiği Human Genom Projesi, 1990 yılının Ekim ayında başladı. Projenin amacı insanın gen haritasının, yani genetik şifresinin çözülmesini sağlamak ve gen haritasını çıkarmaktı.
 3- Gen Haritası Nedir?
 Her insanda trilyonlarca hücre var. Hücre çekirdeğinde ise insanın fiziksel ve sağlık durumunu belirleyen kromozomlar, kromozomlarda da DNA’lar var. Buna genetik şifre denir.
 4- Gen Haritasının Ne Kadarı Tamamlandı?
 DNA’nın şimdiye kadar % 99’u deşifre edildi. Ancak şimdiye kadar bunun sadece % 21,1’inin ne işe yaradığı çözümlendi. % 65,7’si ise ham halde. Bu kısımda kalan DNA alt ünitelerinin sıralanması ve tüm genlerin tamamen deşifre edilmesinin 2003 yılında tamamlanması bekleniyor.
 Bu keşif nasıl işimize yarayacak
 
 10- Genetik Mühendisliği Uygulamalarının Sakıncaları :
 Genetik mühendislerinin uygulamaları bazı problemleri de beraberinde getirmektedir.
 
 • Ekosistemler zarar görebilir.
 – Genetik mühendisliği çalışmaları sonucunda zararlı bir böceğe karşı direnç kazanmış olarak üretilen bir bitkinin polenleri zararlı böceğe karşı direnç oluşturan genleri taşır. Bu genleri taşıyan polenler de yakında büyüyen yabani bitkilere ulaşabilir. Genin bu şekilde yayılımı böceklerin yabani bitkilerle beslenmesini engelleyeceğinden ekosistem içindeki besin ağını bozabilir.
 • Sosyal, sağlık ve ahlaki açıdan olumsuz etkiler, vardır.
 – Ahlaki yönden;
 • Genetik kodlarımızın anlaşılması, insan türünün insan eliyle şekillendirilmesi olasılığını da güçlendiriyor. Biyologlar genomik biliminden yararlanarak yedek parça listesi hazırlayabilirler, ana baba adayları doğmamış çocuklarını 'ısmarlayabilir', bilim adamları ellerindeki bilgilerle, istenilen karakterde, vücut yapısında ve bilişsel yetenekte insanlar üretebilir.
 • Çocuklarımızı ve kendimizi değiştirmek kolaylaştıkça, değişiklik geçirmemiş olanları kabul etme hoşgörüsünde de azalma görülebilir. Genetik testler yardımıyla zekâ kusurlarının, şişmanlığın, kısa boyun (ve diğer istenmeyen özelliklerin) önceden bilinmesi durumunda, toplumlar, anne ve babası tarafından kusurlarıyla doğmasına izin verilen çocukları küçük görmeye başlayacaklar.
 – Bazı hastalık genlerinin başka hastalıklara karşı vücuda direnç sağladığı biliniyor. Örneğin, orak hücre anemisi olarak bilinen bir anemi türü, sıtmaya karşı direnç oluşturuyor. Bu durumda anemiyi yok etmek için genini ortadan kaldırmak, sıtma salgınına yol açar.
 – Genom projesinin başlamasıyla sigorta ve insan kaynakları şirketlerinin genetik bilgileri insanların aleyhine kullanacakları doğrultusunda kaygılar artmaktadır. Pek çok insan, ölümcül bir hastalığın genini taşıdığı için sigorta şirketleri tarafından sigorta kapsamından çıkartılabilir. Başka bir kişi, işvereni tarafından aynı gerekçeyle işten atılabilir. (Şu anda ABD'nin otuz dokuz eyaletinde genetik testlere dayanarak sigorta poliçesini düzenlemek; on beş eyalette de genetik testlerden elde edilen sonuçlara göre işten çıkartmalar yasaklandı. Ne var ki yasalardaki açıklardan yararlanan işveren ve sigortacılar, genetik testleri gizliden gizliye incelemeyi sürdürüyor. 1999’da yapılan bir araştırmaya göre ABD'de orta ve küçük ölçekli şirketlerin yüzde otuzu terfi ve işten çıkartmalarda çalışanlarının genetik testlerinden yararlanıyor).
 – İnsanlar genlerinin görevlerini öğrendikleri anda başlarına gelen tüm olumsuzlukların suçunu genlerine yükleyecekler. İnsanlarda kadercilik olayı zayıflayacak. (Genler günah keçisi görevini yüklenecek).
 
 SORU : 1- Genetik mühendisliği nedir?
 2- Canlıların genetik yapılarının değiştirilmesiyle raf ömrü uzun, zararlı böceklere dayanıklı bitkiler üretilebilir mi?
 3- Çizgi filmlerde veya bilim kurgu filmlerinde görülen farklı karakterler bir gün gerçek olabilir mi?
 4- Genetik mühendisleri ne tür çalışmalar yapar?
 5- Genetik mühendisi olsanız ne tür çalışmalar yapmak isterdiniz?
 
 11- Biyoteknoloji ve Biyoteknoloji Uygulamalarının Sağladığı Yararlar :
 Biyolojinin teknolojiye uygulanmasına biyoteknoloji denir. Biyoteknoloji uygulamaları sağlıkta, çeşitli hastalıkların tedavisinde, gıda sanayinde, veterinerlikte endüstri ve tıp alanlarında kullanılır. Bunun için biyoteknolojik yöntemlerle, canlı hücreleri kullanarak çeşitli maddeler üretilir.
 Biyoteknoloji uygulamaları sayesinde;
 1- Endoskopi cihazıyla sindirim sistemi hastalıkları teşhis edilmiştir.
 2- Plastik cerrahide yapay kol ve bacak ile diz ve kalça eklemleri yapılmıştır.
 3- Yapay böbrek ve akciğer (diyaliz makinesi ve solunum cihazı) yapılmıştır.
 4- Tahlil yapabilen cihazlar yapılmıştır.
 5- Şeker (diyabet) hastalığının tedavisinde kullanılan insülin hormonunun bakteriden üretilmiştir. (Daha önce hayvanlardan elde ediliyordu. Zor ve pahalı olduğu için sınırlıydı. Biyoteknoloji ile bakterilerden insülin üretilmesi sağlanmıştır).
 6- Hastalıkların tedavisinde (enfeksiyonlara karşı) kullanılan aşı üretildi.
 7- Besin değeri yüksek sebze meyvelerin, süt verimi yüksek ineklerin, yumurta verimi yüksek tavukların üretilmesi sağlandı.
 8- DNA’daki genlerin değiştirilmesi ve çıkartılması gerçekleştirildi. (Kalıtsal hastalıkların tedavisi ve domuzdan organ nakli için).
 9- Gıda sanayinde meyve suyu, süt ürünleri, sirke, alkol, vitamin tabletlerinin üretilmesi sağlandı.
 10- Özel koşullara dayanabilen ve vücudu koruyabilen elbiseler, araçlar üretildi. (Yangın, astronot elbisesi).
 11- Böcek ilacı, deterjan, parfüm gibi kimyasal maddeler üretildi.
 12- Kimyasal silahlar yapıldı.
 13- Kirli sularda yaşayan bakteriler, kirli suyu temizleyebilen canlılar haline getirildi.
 14- Herhangi bir vitaminin herhangi bir organda üretilmesi sağlandı.
 15- Kanser, AIDS gibi birçok hastalığın tedavisi ve önlenmesinde kullanılacak genetik ürünlerin elde edilmesi sağlandı.
 16- Büyüme geriliğine ya da bulaşıcı hastalıklara karşı proteinlerin üretilmesi sağlandı.
 17- Hasar görmüş beyin hücrelerinin ve omuriliğin onarılması sağlandı.
 18- Vitamin tabletleri, meyveli yoğurt üretimi yapıldı.
 
 NOT : 1- İnsan DNA’sında (bir hücredeki 46 kromozomda) 3 milyar baz çifti dizilmiştir.
 2- İnsan DNA’sında 40.000-140.000 gen bulunduğu tahmin ediliyor.
 3- Genetik kopyalama yapılırken;
 • DNA’daki nükleotitler enzimler yardımıyla 50.000-200.000’li gruplara alınır.
 • Ayrılan DNA parçaları bakterilere yerleştirilir.
 • Bakteriler çoğalınca hepsi aynı DNA parçasını bulundurduğu için klonlar (embriyoya karşılık) elde edilir.
 • Baz (nükleotit) dizilişi tamamlanınca klonlama da tamamlanır.
 
 





Canlı Çeşitliliğinin Nedeni (Seni Sen Yapan DNA Molekülü)

 Dünya’da yaşayan bütün canlı türlerinde nükleik asitler bulunur ve canlılardaki nükleik asitler nükleotitlerden oluşur. Bütün canlılardaki nükleik asitleri oluşturan nükleotitlerin yapısı aynıdır. Canlılardaki nükleik asitleri oluşturan nükleotitlerin yapısı aynı olmasına rağmen her canlı türünün hatta aynı (bir) türün farklı (değişik) bireylerinin DNA yapıları farklıdır. Her canlının DNA yapısının farklı olmasının nedeni, DNA’yı oluşturan nükleotitlerin sıra, sayı ve dizilişlerinin farklı olmasıdır.
 Canlıların temel yapısını proteinler oluşturur ve proteinler hücrede ribozomlar tarafından üretilir. Dünyada yaşayan her canlı türünün (1,5 – 2 milyon tür) hatta aynı türün farklı bireylerinin hatta bir bireyin farklı hücrelerinin ürettiği protein çeşidi birbirinden farklıdır. Canlıların protein yapılarının birbirinden farklı olmasının nedeni proteinleri oluşturan amino asitlerin sıra, sayı ve dizilişlerinin farklı olmasıdır.
 Proteinler, hücre içerisinde mRNA tarafından taşınan DNA bilgisine göre üretilir. Her canlının DNA yapısı farklı olduğu için amino asitlerin dizilişleri dolayısıyla protein çeşitleri birbirinden farklı olur. (Amino asitlerin dizilişlerinin farklı olmasını DNA sağlar). Canlıların protein yapıları farklı olduğu için canlılar birbirlerine benzemezler ve canlıların görünüşleri, vücut büyüklükleri, saç renkleri, ten renkleri, göz renkleri, parmak izleri birbirinden farklı olur.
 Her hücre DNA’daki 4 nükleotiti (A–G–C–T) 64 çeşit üçlü şifreler haline (triplet) getirir (43 = 64) ve böylece yüzlerce çeşit protein üretebilir. DNA’daki bu üçlü baz dizilişinin her birine genetik şifre veya genetik kod denir. (64 çeşit kodondan da milyarlarca farklı dizilim oluşur).
 (DNA, hücrelerin bilgi deposudur. Bir hücreyi ve ya bir organizmayı oluşturmak için gerekli olan bütün bilgileri içerir. Birçok iletişim sisteminde olduğu gibi bu bilgiler şifrelenmiş olarak taşınır. Nesilden nesile aktarılan kan grubu, göz rengi, saç rengi gibi özellikler bu biyolojik şifrelerde gizlidir).
 
 
 




Kriminoloji ve DNA
Kriminoloji kelimesinin karşılığı suç bilimidir. 20 yy. başında parmak izi analizleri teknikleri kullanılırken son yıllarda DNA analiz teknikleri kullanılmaya başlanmıştır.
DNA molekülü kanıt için güçlü bir araçtır. Çünkü tek yumurta ikizleri dışında tüm insanların DNA’ sı birbirlerinden farklıdır. Bu özellik kriminal tanı koymada temel faktördür. Bir diğer önemli özellik ise bir insanın DNA’sının her hücrede birebir aynı olmasıdır. Örneğin, bir insanın kan hücrelerinden alınan DNA örneği, saç hücresinde, kemik hücresinde ya da sperm hücresindeki DNA ile aynıdır.
Suç mahallinden toplanan DNA örnekleri, parmak izinde olduğu gibi kıyaslama yöntemi ile kişiyi şüpheli olmaktan çıkarabilir ya da kanıt oluşturarak bir şüpheli ile bağlantı kurabilir.Aynı zamanda farklı suç mahalleri ile bağlantı kurulmasını sağlayabilir.
DNA moleküllerinin kriminal amaçlı kullanılması, insan dokusundan elde edilen DNA’nın, belirli bölgelerinin incelenerek “barkod”lama işlemi ile gerçekleştirilir. “Barkod” bilgisayar tarafından sayısal bir değere dönüştürülür. Böylelikle her insanın (yumurta ikizi hariç) kendine özgü bir barkodu olacaktır.
Bilimsel koşullara ve konuyla ilgili dernekler ve kurumların oluşturduğu çalışma grupların tavsiyelerine uygun olarak gerçekleştirildiği takdirde, yeryüzünde DNA molekülü aynı olan iki kişinin bulunması olanaksızdır.(İhtimal 1 trilyonda birden azdır.)
Suç mahallinden alınan örnek dokular, laboratuar ortamında DNA’ları ayrıştırılır ve saflaştırılır. Elde edilen DNA molekülleri üzerindeki bazı bölgeler (DNA profilleri) binlerce kez kopyalandıktan sonra UV ışığı altında görüntülenir. UV ışığı altında DNA’da beliren bantlar bilgisayar yardımıyla barkotlanır. Farklı sanıklara ait barkotların karşılaştırılması araştırmacıya gerekli bilgiyi verir.
DNA profilleri kan, sperm, deri hücreleri, dokular, organlar, kas, beyin hücreleri, diş, kemik, saç, tırnak, ter, burun sıvısı, tükürük, idrar, dışkı gibi alınan örneklerden temin edilebilmektedir.
Yanarak ölen bir insanın dişinden alınan DNA profili mevcut gen bankasında bulunan örnekler ile karşılaştırılması kurbanın kimliğini belirleyecektir.
Tabi ki her yöntemde olduğu gibi bu yöntemin de dezavantajları vardır. DNA örneklerin titiz bir çalışma ile toplanmaması, çevresel faktörler, DNA molekülünü olumsuz yönde etkiler. Çok küçük DNA örnekleri kanıt olarak kullanılabileceğinden, DNA kanıtı teşhis ederken, toplarken ve muhafaza ederken bulaştırma riskine çok dikkat edilmelidir. DNA kanıtı başka bir kaynaktan gelen DNA ile karıştırıldığında bozulabilir.
DNA içerebilecek kanıt nakledilirken ve depolanırken kuru bir ortamda kağıt zarf içinde ve oda sıcaklığında muhafaza edilmelidir. Doğrudan güneş ışığı ve daha sıcak koşullar DNA için zararlı olabilir.
Parmak izinde olduğu gibi bu yöntemde de görevlilere şüphelinin ne zaman suç mahallinde olduğu veya ne kadar süre orada kaldığı hakkında bilgi vermez.
ABD ’de DNA verilerini toplamak için CODIS kurulmuştur. Ülkedeki her eyalet, tecavüz, cinayet, çocukların kötüye kullanılması gibi belirli suçlardan mahkûm olmuş kişilerin DNA indeksini tamamlamak için sürekli verileri işlemektedir. Türkiye’de ise henüz DNA bankası yoktur fakat Türkiye’nin birçok laboratuarlarında kriminal amaçlı DNA analizleri yapılmaktadır. Yapılan çalışmalar bilgisayarda tutulmadığı ve bilgi paylaşımı yapılmadığı için pek çok olay bu nedenle aydınlatılamamaktadır.
Ülkemizde kriminal çalışmaların sağlıklı yürütülmesi için DNA bankaları kurulmalı ve dünya bankaları ile entegre olunmalıdır.
Gelecek yıllarda DNA genom projesinin hedeflerinden biri olan genlerin tanımlanması tamamlandığında kişideki mevcut genlere göre suça yatkın olma ihtimalleri de değerlendirilerek farklı boyutlarda çalışmalar yapılacağı kaçınılmazdır.
Aşağıdaki tabloda suça ilişkin kanıtlar ve bu kanıt üzerindeki DNA molekülünün muhtemel yeri ve kaynağı gösterilmiştir.

 
Kanıt
DNA’nın Kanıt Üzerindeki Muhtemel Yeri
Dna’nın Kaynağı
Sopa veya benzeri
Sapı, ucu
Ter, deri, kan, doku
Şapka, bandana veya maske
İçi
Ter, saç, kepek
Gözlükler
Burun, kulak kısmı, gözlük camı
Ter, deri
Yüze sürülen kağıt mendil, pamuk, temizleme bezi
Sürülen yüzey
Burun sıvısı, kan, ter, sperm, kulak kiri
Kirli çamaşır
Yüzeyi
Kan, ter, sperm
Kürdan
Ucu
Tükürük
İçilmiş sigara
İzmarit
Tükürük
Pul veya zarf
Yalama ile yapıştırılan bölge
Tükürük
Bant
İç, dış yüzey
Deri, ter
Şişe, teneke kutu veya bardak
Kenarlar, ağız kısmı
Deri, ter
Kullanılmış prezervatif
İç/dış yüzey
Sperm, vajinal veya rektal hücreler
Battaniye, yastık, çarşaf
Yüzey
Ter, saç, sperm, idrar, tükürük
Mermi
Dış yüzey
Kan, doku
Isırık izi
Deri, giysi
Tükürük
Tırnak
Sıyrıntılar
Kan, doku, ter


 



DNA Molekülünün Görevleri Nelerdir?

1- RNA’ların üretilmesini sağlar.
2- Hücrede yapılacak protein çeşidini belirler.
3- Hücrelerdeki yaşamsal faaliyetleri yönetir ve kontrol eder.
4- Canlılar arasında çeşitliliği sağlar. (Canlıların DNA larının farklı olması nedeniyle).
5- Canlıya veya hücreye ait kalıtsal (genetik) bilgileri (özellikleri) üzerinde taşır.
6- Kalıtsal özellikleri, hücre bölünmesi sonucu oluşan hücrelere aktarır.
7- Kendini eşleyerek hücre bölünmesini gerçekleştirir ve üremeyi sağlar.
8- Çekirdekte bulunan kromozomları oluşturur






Kanser nedir? Kontrolsüz hücre bölünmesi, çok hücreli organizmaları nasıl etkiler?

 

 

Kanser nedir? Kontrolsüz hücre bölünmesi, çok hücreli organizmaları nasıl etkiler?
 Bilimsel araştırmalar, kanserin hücrelerin normalden çok daha hızlı bir şekilde bölünmesi sonucu gerçekleştiğini göstermektedir. Hücrelerin bu şekilde hızlı bölünmesi normal değildir. Sağlıklı vücut hücreleri (kas ve sinir hücreleri hariç) bölünebilme yeteneğine sahiptir. Her hücrenin, hayatı boyunca belli bir bölünebilme sayısı vardır. Sağlıklı bir hücre gerektiği yerde gerektiği kadar bölünür. Kanser hücreleri ise kontrolsüz bir şekilde bölünerek çoğalır ve birikerek tümörleri (kitleleri) oluşturur. Tümörler çevrelerindeki normal dokuları sıkıştırabilir, bu dokuların içine sızabilir ya da dokuları tahrip edebilir. Eğer kanser hücreleri oluştukları tümörden ayrılırsa, kan ya da lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine gidebilir. Gittikleri yerlerde tümör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam eder. Kanser, bu şekilde vücudun diğer bölgelerine de yayılır.


Kanserin sebepleri nelerdir?
Kanserin sebebi henüz kesin olarak bilinmemektedir. Kanser hastalığına yol açan etmenleri iki grup altında toplayabiliriz. Bu etmenlerden birisi hastaların yaşam şekillerine, yaşa, cinsiyete ve aileden getirdikleri kalıtsal özelliklerine bağlı olarak değişir. Bir diğeri ise çevresel faktörlerdir. Aşağıda belirtilenler kanserin nedenleri arasındadır:
• Sigara ve alkol kullanımı
• Güneş ışınlarının yeryüzüne dik ya da dike yakın açılarla geldiği saatlerde uzun süre güneş altında kalma
• Aşırı dozda röntgen ışınına maruz kalma
• Bazı kimyasal maddeler (katran, benzin, boya maddeleri, asbest vb.)
• Hava kirliliği
• Radyasyona maruz kalma
• Kötü beslenme alışkanlığı
Kanser için en iyi tedavi, erken teşhistir. Önce kanserden korkmamayı öğrenmeliyiz. Hiç rahatsızlık duymasak da mutlaka yılda bir kez genel kontrolden geçmeliyiz. Kanserin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu unutmamalıyız. İyileşme oranı kanserin erken teşhisi ile doğru orantılıdır.



DNA ve Genetik Kod (Konu Anlatımı)

Genetik özelliklerimiz hücrelerimizdeki çekirdeğin içinde bulunan kromozomlarda taşınır. Kromozomlar DNA ve özel proteinlerin birleşmesiyle oluşur

DNA, hücrenin yönetici molekülüdür ve beslenme, solunum, üreme gibi canlılık faaliyetlerini yönetir. DNA'nın yapısında kalıtsal özelliklerimize etki eden yapılar bulunur. Bu yapılar genlerdir. Kalıtsal bilgiler genler tarafından taşınır.

 

 

Bilim insanları James Watson (Ceyms Vatsin) ve Francis Crick (Firensis Kirik) birlikte çalışarak üstte görülen DNA'nin yapısını temsil eden modeli hazırlamışlardır.

 

Nükleotitler DNA'nın temel yapı birimleridir. Bir nükleotidin yapısında aşağıdaki gibi fosfat, seker ve organik baz bulunur. Organik bazlar adenin (A), timin (T), sitozin (C) ve guanin (G)'dir. Nükleotidler hangi organik bazı içeriyorlarsa o bazın ismiyle adlandırılırlar.

 

*Nükleotitin yapısında bulunan şeker 5 karbonlu olup Deoksiriboz şekeridir.

*Fosfatlar DNA ya asitsi özelliği kazandırırlar.

*Nükleik asitler iki çeşittir. DNA ve RNA dır.

*Her bir Nükleik asidin (DNA) yapısındaki 4 çeşit nükleotidin farklı sıra , miktar ve farklı kullanımı sonucu farklı kalıtsal şifrelere sahip nükleik asitler (DNA) oluşur.

Örneğin adenin bazını içeren nükleotit "adenin nükleotit", guanin bazını içeren nükleotit "guanin nükleotit" olarak adlandırılır.

 

DNA'da, nükleotidler bir iplik oluşturacak şekilde bir araya gelirler. Bu iplikte her zaman adeninin karşısına timin, sitozinin karsısına guanin nükleotiti gelir.

DNA, iki iplikten veya zincirdenoluşur. Üstteki şekilde görüldüğü gibi birbirinin etrafında dolanan bu iplikler, DNA'nın  bükülmüş bir merdiven gibi görünmesine sebep olur.

*DNA da Guanin nükleotit ile Sitozin nükleotit arasında 3 adet hidrojen bağı vardır.

*DNA da Adenin nükleotit ile Timin nükleotit arasında 2 adet hidrojen bağı vardır.

Bu Hidrojen bağları ile bağlanmış yapıya  ikili sarmal olarak adlandırılır. Bu iki zincirin birleşmesi ile DNA oluşur.

Çevremize baktığımızda canlıların birbirlerinden ve diğer canlı türlerinden farklı olduğunu görüyoruz. Bir insanin, tırtılın, domatesin, hidranın; kısacası bütün canlıların her birinin hücrelerindeki yönetici molekül DNA'dır.

 

Canlıdan organik bazlara doğru sıralanış yukarıda verilmiştir.

 

 

 

 

Hücre bölünmesi öncesinde hücredeki DNA molekülü miktarı iki katına çıkar. Bu olaya DNA'nın kendisini eşlemesi adi verilir.
DNA'nin kendisini nasıl eslediği üstteki şekilde görülmektedir.

DNA kendini eşlerken önce

*DNA'nın iki ipliği bir enzim yardımı ile birbirinden ayrılır. Aralardaki hidrojen bağları kopar.

*Daha sonra sitoplazmada serbest halde bulunan nükleotidler çekirdeğin içerisine girer ve DNA'nın açılan kısmındaki nükleotidlerle eşleşir.

*Bu esleşme sırasında, adenin nükleotitin karsısına timin nükleotit, sitozin nükleotitin karsısına da guanin nükleotit gelir.

*Sonuçta başlangıçtaki DNA molekülünün aynisi olan bir DNA molekülü daha oluşur.

DNA, hücre bölünmesi sırasında kendini eşleyerek yapısında bulunan bilgilerin yeni oluşacak yavru hücrelere geçmesini sağlar. Bütün canlılarda DNA molekülü adenin, timin, sitozin ve guanin bazlarından oluşmasına rağmen nükleotitlerin sayısında ve dizilisindeki farklılıklar canlıların birbirinden farklı olmasını sağlar.

 

Kromozomlar DNA'ları, DNA' lar da genetik özellikleri belirleyen genleri taşır. Genler ise nükleotidlerden oluşur.
Tahtaya yazılan bilgileri defterimize geçirirken bazı hatalar yapabiliriz. Benzer şekilde DNA molekülü de kendisini eslerken hatalar oluşabilir.

 

Mutasyon
DNA dizilimindeki bu değişiklik, farklı genetik özelliklerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Bazen, hücre bölünmesi sırasında kromozomların sayısında artma ya da azalma şeklinde değişiklikler de olabilir. DNA dizilimindeki ve kromozomlardaki değişiklikler mutasyon olarak adlandırılır.
Radyasyon , bazı kimyasal maddeler , ilaçlar ve güneş ışığı mutasyona sebep olabilir: Örneğin, gebelik döneminin ilk aylarında röntgen filmi çektirmek bebekte mutasyona, dolayısıyla gelişim bozukluklarına sebep olabilir.
Mutasyonlar,

*Hem vücut hem de üreme hücrelerinde oluşabilir.

*Üreme hücrelerinde görülen mutasyonlar dölden döle geçme özelliğine sahiptir.

*Vücut hücrelerinde görülen mutasyonlar ise ancak eşeysiz üreme gösteren canlılarda dölden döle geçebilir.

*Mutasyonların etkileri olumlu veya olumsuz olabilir. Örneğin bitki üreme hücrelerinde görülen mutasyon sonucu bitkilerin
büyüklüğü ya da tohumlarının sayısında değişiklik oluşabilir.

*Diğer taraftan zararlı mutasyonlar da vardır. insanların genlerinde meydana gelen bazı mutasyonlar farklı hastalıkların ve genetik bozuklukların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Örneğin; hemofili, orak hücreli anemi, albinoluk, alti parmaklılık, Down sendromu gibi rahatsızlıklar, mutasyon sonucu ortaya çıkmıştır.

*Ayni şekilde, bazı mutasyonların kansere sebep olduğu da bilinmektedir.
 

Modifikasyon

Çuha çiçeği ortam sıcaklığı 15-25 oC arasındaki bir ortamda yetiştirilirse çiçeklerin rengi kırmızı, 25-35 oC arasındaki bir ortamda yetiştirilirseçiçeklerinin rengi beyaz olur.
Ari ve karıncalarda larvaların beslenme koşulları değiştiğinde vücut şekilleri ve davranışları değişir. Ari larvaları çiçek tozuyla
beslendiğinde isçi arılar, ari sütüyle beslendiğinde ise kraliçe ari oluşur.
Çuha bitkisi, ari ve karıncalarda görüldüğü gibi çevre şartlarının etkisiyle canlılarda ortaya çıkan ve kalıtsal olmayan değişikliklere modifikasyon adi verilir. Spor yapan kişilerde kasların gelişmesi, yazın güneşli günlerde teninizin bronzlaşması da modifikasyona örnektir.

*Kalıtsal değildir. Nesilden nesile aktarılmaz.
Tek yumurta ikizlerinde genetik yapı aynidir. Bu ikizler farklı çevre şartlarında yetiştiklerinde farklı özellikler gösterirler.Bu modifikasyona örnektir.

 

 Genetik Mühendisliği

Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Gelecekte, canlıların genetik yapılarının değiştirilmesiyle raf ömrü uzun, zararlı böceklere dayanıklı bitkilerin üretilebilecektir.
Genetik mühendisliğinin uygulamaları, insanlığın başta sağlık ve gıda olmak üzere birçok problemini çözmek ümidiyle günümüzde hızlı bir şekilde ilerlemektedir. Birçok genetik mühendisi, genlerle ilgili anormallikleri düzeltmek üzere çalışmalar yapmaktadır. Bunlarla öncelikle üreme hücrelerindeki zararlı genlerin gelecek kuşağa aktarılmasını önlemek amaçlanmaktadır. ilk genetik mühendisliği uygulamaları bitkilerin direncini artırmak amacıyla yapılmıştır. ilerleyen yıllarda DNA parmak izi, klonlama, gen tedavisi gibi çalışmalarla bu alandaki araştırmalar devam etmiştir. DNA'larımızda yer alan bazların dizilimi hepimizde farklılık gösterir. Belirli tekniklerle bu dizlimin, tıpkı mürekkebe bastırılmış parmak izi gibi bir izinin çıkarılması işlemine DNA parmak izi adi verilir. Klonlama ise DNA'nın belirli bir bölümünün, genellikle de bir genin kopyasını oluşturmak için kullanılan bir yöntemdir. Gen tedavisi; hastalara tedavi edici genleri aktararak ya da zararlı olan genleri etkisiz hale getirerek kronik sağlık problemlerini çözmektir. Ayrıca tarım ve hayvancılıkta daha fazla ve kaliteli ürün elde etmek için, türlerin ıslahı konusunda çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Genetik uygulamalar, yediğimiz bitkilerde birçok değişime yol açmıştır. Su anda antibiyotikler, hormonlar gibi kimyasal maddelerin üretiminde kullanılmak üzere bazı bitkilerin genetik yapısı değiştirilmektedir. Mikroplara ve böceklere karsı dirençli olacak şekilde geliştirilmiş bitki çeşitleri, genetik mühendisliği uygulaması sonucu oluşan ürünlerdendir. Genetik mühendisliğindeki gelişmelerin olumlu sonuçları tüm dünyada takdirle karşılanmakta ve bu konudaki geleceğe yönelik beklentileri artırmaktadır.Genetik mühendislerinin uygulamaları bazı problemleri de beraberinde getirmektedir. Örneğin genetik mühendisliği çalışmaları sonucunda zararlı bir böceğe karşı direnç kazanmış bir bitki üretildiğini düşünelim. Bu bitkinin polenleri zararlı böceğe karşı direnç oluşturan genleri taşır. Bu genleri taşıyan polenler de yakında büyüyen yabani bitkilere ulaşabilir. Genin bu şekilde yayılımı böceklerin yabani bitkilerle beslenmesini engelleyeceğinden ekosistem içindeki besin ağını bozabilir. Biyoteknolojik yöntemlerle, canlı hücreleri kullanarak endüstri ve tip alanında kullanılmak üzere çeşitli maddeler üretilir. Kanser, AIDS gibi birçok hastalığın tedavisi ve önlenmesinde kullanılacak genetik ürünlerin elde edilmesi, büyüme geriliği gibi sorunlara çare olacak ya da bulaşıcı hastalıklara karşı koyacak proteinlerin üretimi, hasar görmüş beyin hücrelerinin ve omuriliğin onarımı, vitamin tabletleri, meyveli yoğurt üretimi biyoteknoloji uygulamalarına verilebilecek örneklerdendir.







Hastalık Etkenleri





Darwin ve Lamarck ın Evrim Teorileri Karşılaştırması

EVRİM: Canlı türlerinin ilk zamanlardan günümüze kadar değişimleridir.

LAMARK ın görüşü: Bir organ çok kullanılırsa gelişir,kullanılmazsa körelir. ve bu kalıtsaldır demiştir.Lamark ın görüşündeki bir organ çok kullanılırsa gelişir demesi doğru,kalıtsal demesi yanlıştır.Kasları gelişmiş bir kişinin çocuğu kasları gelişmiş olarak dünyaya gelmiyor.İnsanlar kör bağısaklarını kullanmadıkları halde senelerdir hep vardır.

August weisman: 20 döl boyunca fare kuyruklarını kesmiş fareler yine kuyruklu doğmuştur.Çinliler ayaklarını küçültmeleri için demir ayakkabıları giyerler yinede çocukları küçük ayaklı doğmaz.

Darwin: Evrimin nedeni mutasyondur.güçlü olanlar kalır,zayıf olanlara yok olmuştur.Ancak mutasyon sonucu yeni tür oluşmaz.Doğal seçilim: güçlülerin yaşayıp güçsüzlerin yok olmasıdır.Varyasyon: Tür içi çeşitliliktir.

ÖRNEK: Darwin e göre soğuk ülkelerde kürksüz türler yok olur,Lamark agöre kendilerine kürk edinirler.




Adaptasyon Nedir?

      ADAPTASYON

      Bir canlının belli bir çevrede yaşama ve üreme şansını artıran kalıtsal özelliklerin tümüne  ( uyum sağlamasına )   adaptasyon denir.     

 


Aynı türe ait olsa bile bazı canlılarda yaşam alanlarına göre farklılıklar olabilir.
• Soğuk bölgelerde yaşayan tilkilerin kulak ve burunları soğuktan etkilenmemek için sıcak bölgede yaşayanlara göre daha küçük olması.

 

Bir canlının yaşadığı ortama uyum sağlayarak yaşam ve üreme şansını artırmak için genetik yapısında meydana gelen değişikliklere adaptasyon
denir.

 

• Kutuplarda yaşayan ayıların yağ oranı ekvatorda yaşayanlara göre çok fazladır.
• Kutuplarda yaşayan ayıların burun ve kulakları daha küçüktür.
• Kutuplarda yaşayan ayıların beyaz , ekvatordakilerin siyah tüylü olması.
• Çöl farelerinin uzun kuyruklu ve geniş vücutlu olmaları.
• Kaktüslerin yapraklarının zamanla diken şeklini alması.
• Bukalemun ve ahtapotun kendini korumak için renk değiştiriyor olması.
• Çölde yaşayan develerin kum fırtınalarından etkilenmemek için kulak ve burunlarının kıllı olması





Modifikasyon ve Mutasyon Karşılaştırması

Bir canlıda karakterlerin oluşumunu genetik yapı ve çevre koşulları etkiler.

Canlıda görülen özelliklerin bazıları sadece kalıtsal olmalarına rağmen bazıları kalıtım ve çevrenin karşılıklı etkileşmesiyle ortaya çıkabilir.

Aynı genetik yapıdaki  iki canlının özellikleri  çevre şartlarının etkileriyle farklılık  gösterebilir.
( farklı ortamlarda  yetiştirilen   tek yumurta ikizlerindeki  boy –kilo – zeka  farklılıkları )

 Çevre etkisiyle canlıda kalıcı veya kalıcı olmayan  değişiklikler meydana gelebilir .


                                                M  O  D  İ  F  İ  K  A  S  Y  O  N

Ortam  şartlarının  etkisiyle  canlının   dış  görünüşünde  meydana  gelen  kalıtsal  olmayan geçici   değişikliklerdir .

Modifikasyona etki eden faktörler =  ISI  ,  IŞIK  ,  BESİN  ,  NEM  ,

Modifikasyona sebep olan çevre şartları ortadan kalktığında modifikasyonda ortadan kalkar

 Bir kovanda döllenmiş yumurtadan çıkan arı larvaları  ;
                 Bal ve çiçek tozlarıyla beslenirse   ______   İŞCİ  ARILAR
                Arı sütüyle beslenirse                     ______   KRALİÇE  ARI   olur

 Çuha  çiçekleri   ;
                 30  __  35    sıcaklıkta  ____ BEYAZ  ÇİÇEK
                 15   ___  20     sıcaklıkta  ____KIRMIZI  ÇİÇEK   oluştururlar  .

 Himalaya  tavşanlarının kulak – kuyruk – ayak  tüyleri  ;
                  Kışın    ___  SİYAH    renkli ,
                  Yazın   ___ BEYAZ   renkli olurlar

  Yetiştirilen  fideler  ;
                  Işıklı  ortamda     ___   YEŞİL  renkli
                  Işıksız  ortamda   ___   AÇIK   renkli olurlar 

   Sirke  sinekleri  büyüyürken  ;
                  200  üzerinde    ___   KIVRIK  KANATLI   olurlar 
                 160   altında        ___  KIVRIK  KANATLI    olmazlar

   insan  teni  güneşte   ___   BRONZLAŞIR

Modifikasyonda  gen  yapısı  değişmez sadece genin etki mekanizması etkilenir .
Modifikasyon   VÜCUT    HÜCRELERİNDE   görülür .

M  U  T  A  S  Y  O  N


Gen ve kromozomların ( DNA ) kimyasal yapılarında meydana gelen kimyasal  değişmelerdir

        Mutasyonlar DNA nın kendisini eşlemesi sırasında meydana gelir .


                                                 MUTASYONUN   NEDENLERİ  :

        
         A – EŞEY    KROMOZOMLARININ    YAPISINDAN
Bazen anneden gelen yumurta hücresini  yada babadan gelen sperm hücresini etkileyerek yavru canlıda  değişikliğe yol açmasıdır
( sağırlık –dilsizlik-albinoluk-hemofili – renk körlüğü )


         B – EMBRİYONUN  ( ZİGOTUN )   ETKİLENMESİNDEN
Üreme hücreleriyle anne ve babadan  canlıya  doğru bilgiler aktarıldığı halde  embriyonun gelişimi  aşamasında  etkilenmesiyle oluşmasıdır
(  doğum izleri – tavşan dudak )


         C – KROMOZOMLARIN   TAM   OLARAK   AYRILMAMASINDAN
Kromozomların mayoz  bölünme sırasında tam olarak birbirinden ayrılmadığında  kromozom sayısı değişir ( 47 kromozom lu ) canlıda değişik karakterlerin ortaya çıkmasına neden olur .
(mongolizm )

 

 

                                      MUTASYONA  ETKİ  EDEN  FAKTÖRLER

                a-Radyasyon
                b-Kimyasal  maddeler
                c-Ph derecesi ( asitlik bazlık derecesi )
                d-Sıcaklık
                e-Besinlerdeki katkı maddeleri
                f-Ateşli hastalıklar

 


                                                     MUTASYON    ÇEŞİTLERİ


          A -  GEN  (  NOKTA  )  MUTASYONU
Bir DNA molekülünün belli bir yerinde meydana gelen değişmelerdir


          B – KROMOZOM  MUTASYONU
Kromozomlardan bir parçanın  kopması , kopan parçanın ters  dönerek bağlanması veya yerine başka bir parçanın bağlanmasıyla oluşur.


           
Vücut hücrelerinde  meydana  gelen  mutasyonlar ( değişmeler ) sonraki nesillere aktarılmaz


Üreme  hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar ( değişmeler ) sonraki  nesillere aktarılır.


  Normal DNA şifresi                                                 Mutasyona uğramış   DNA şifreleri

  A   T   T   G   C   G                         A   T   T   G   C   G                    A   T   T   G   C   G


  T    A   A   C  G   C                         T    A   A   G  C   C                    T    A          G   C

Mutasyona neden olan maddelere  MUTAJEN maddeler denir.
Mutasyon sonucunda özelliğini kaybeden gene MUTANT GEN denir.

Eşeyli üreyen canlılarda mutasyon üreme hücrelerinde meydana gelirse yeni kazanılan özellikler nesilden nesile aktarılır.

Eşeysiz üreyen canlılarda mutasyon vücut hücrelerinde olsa dahi yeni özellik nesilden nesile aktarılabilir.

Mutasyonlar genelde canlıda olumsuz etki yapsa da bazen olumlu  değişmelere neden olabilmektedir.

 

MUTASYONA   ÖRNEKLER

• Renk pigmentlerinin olmaması ( albinoluk ) , çok parmaklılık , down sendromu, hemofili , orak hücre anemisi  ve kanser insanlarda görülen mutasyonlara örnektir.

• Tavuk ve kuzularda görülen kısa bacaklılık , keçilerdeki dört boynuzluluk hayvanlarda görülen mutasyona örnektir.


• Tohumu bol , daha iri ve lezzetli veya şekli değişmiş sebze ve meyveler bitkilerde görülen mutasyona örnektir.

• Mutasyonlar nesilden nesile aktarılarak çok uzun sürenin sonunda yeni türlerin oluşmasına neden olabilir.





Doğal ve Yapay Seleksiyon Örnekleri

a) Doğal Seleksiyon :
Canlıların, doğadaki yaşama şartlarına uyum gösterenlerinin yaşaması, gösteremeyenlerinin ise yok olmasına doğal seleksiyon denir. Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek yani yaşama ve üreme şanslarını arttırabilmek için bulundukları ortama uyum sağlamak zorundadırlar.
Doğal seleksiyon görüşü ilk defa Charles Darwin tarafından ortaya atılmıştır. Adaptasyonlarda doğal seleksiyon sonucu ortaya çıkmıştır. Adaptasyon ile doğal seleksiyon arasındaki fark, doğal seleksiyonda canlıda meydana gelen değişmelerin uzun sürede gerçekleşmiş olmasıdır.


Doğal Seleksiyona Neden Olan Faktörler :

1- Beslenme ilişkileri.
2- Hastalıklar.
3- Canlılar arası rekabetler.
4- İklim şartları (fırtına, kuraklık, yağışlar).
5- Göçler.
6- Yangınlar.

Doğal Seleksiyona Örnekler :
Adaptasyon için geçerli örnekler, doğal seleksiyon için de geçerlidir.

b) Yapay Seleksiyon :
İnsanlar tarafından canlılar arasındaki üstün ırkların seçilerek üretilmesi ve güçsüzlerin yok edilmesine yapay seleksiyon denir.

Yapay Seleksiyona Örnekler :

1- Süt verimi yüksek ineklerin üretilmesi.
2- Yumurta ve et verimi yüksek tavukların üretilmesi.
3- Hormonlu bitkilerin yetiştirilmesi.
4- Mısır bitkisi 7 bin yıl önce New Mexico’da yerliler tarafından bulunmuştur. Boyu 10–15 cm uzunluğundadır. Yerliler ürettikleri mısırların içinden uzun boylularının tohumlarını alarak ekmişler ve daha uzun mısır elde etmişlerdir.



 







Canlı Çeşitliliğinin Nedenleri

 1- Çevresel şartlar (ısı, ışık, beslenme, nem).
 2- Mutasyonlar.
 3- Adaptasyon.
 4- Doğal seleksiyon.
 5- Yapay seleksiyon.
 6- Krossing-over (gen değişimi) olayı.
 
 




Adaptasyona Örnekler

1- Bukalemunun bulunduğu ortama ve duruma göre renk değiştirmesi.
2- Kurbağanın sinek yakalayabilmek için uzun dilli olması.
3- Karanlık ortamda kalan yarasanın sese karşı duyarlı olması. (Gözlerini az kullandığı için iyi görememesi).
4- Kaplanın ve aslanın keskin dişlerinin ve pençelerinin olması.
5- Ördek ve kazların suda yüzebilmek için ayak parmaklarının arasında perde bulunması.
6- Kartal, şahin ve atmaca gibi yırtıcı kuşların gaga ve pençe yapılarının avlarını yakalayacak ve parçalayacak şekilde olması.
7- Kurbağaların nemli derilerinin olması ve ayak parmaklarının arasında perdelerinin bulunması.
8- Yunusların vücutlarında yağ depo edebilmeleri.
9- Zebraların çizgili görünümleri.
10- Arıların renkleri.
11- Örümceklerin ağ örebilmeleri.
12- Fillerin uzun hortumlarının ve kulaklarının olması.
13- Yılanların yaşadıkları ortama uygun renkte olması.
14- Deve kuşlarının hızlı koşabilmek için uzun ve güçlü bacaklarının olması.
15- Kutup ayılarının boz ayıdan farklı olarak bacaklarının kısa, karda rahat yürüyebilmek için ayaklarının geniş tabanlı ve soğuktan korunmak için kalın yağ tabakasına sahip olması.
16- Penguenlerin ayak parmaklarının arasındaki perdeleri hızlı yürümelerini, deri altında depolanan yağ ise soğuk ortamlarda vücut sıcaklığının korunmasını sağlar.
17- Çöl ikliminde yaşayan develerin (susuzluğa karşı) uzun kirpiklerinin olması (kirpikleri birbirine geçer ve kum, toz ve kirin girmesini önler), hörgüçlerinde yağ depolaması ve kulaklarının kıllı olması.
18- Sıcak bölgelerde yaşayan memeli ve kuşların, soğuk bölgelerde yaşayan türlerine göre daha iri vücutlu olmaları.
19- Sıcak bölgelerde yaşayan tilki, fare ve tavşanların ısı kaybını arttırarak vücut sıcaklığını koruması için kulak ve kuyrukların uzun, vücut yüzeylerinin geniş olması.
20- Kutuplarda yaşayan ayı, tilki ve tavşanların beyaz renkli, geniş ayaklı ve kalın tüylü ve kalın yağ tabakasına sahip olması.
21- Kurak ve sıcak bölgelerde yaşayan bitkilerin (kaktüsün) su kaybını azaltmak için yapraklarının diken şeklini alması, kıvrık ve tüylü olması ve gövdelerinin kalınlaşıp su depo eder hale gelmesi.
22- Nemli bölgelerde yaşayan bitkilerin terlemeyi arttırmak için geniş yapraklı olmaları.
23- Su bitkilerinin (nilüferin) terleme ile su kaybını arttırmak için yapraklarının geniş yüzeyli olması ve yapraklarında hava boşluklarının bulunması.
24- Bitki yapraklarının dallara birbirlerinin güneşlenmesini engellemeyecek şekilde dizilmesi.
25- Kara ekosisteminde yaşayan çam ağaçlarının iğne yapraklı olması dört mevsim yeşil kalmasını ve çok sıcak veya soğuk iklimlere karşı dayanıklı olmasını sağlar.
26- Ilıman iklimde yaşayan palmiyelerin terlemeyi arttırmak için geniş yapraklı olması.
27- Güve kelebeğinin açık renkli iken yaşadığı yerdeki ağaç kabuklarının renginin koyulaşması sonucunda koyu renkli olması.
28- Yaprakların üzerinde yaşayan böceklerin yapraklarla aynı renkte olması düşmanlarından korunmasını sağlar.
29- Deniz tabanında yaşayan bazı balıkların deniz tabanıyla aynı renge bürünmesi düşmanlarından korunmasını sağlar.
30- Tırpana balığının kuyruğunda üretilen elektrik düşmana karşı kendini korur ve karşı cinsin ilgisini çekerek üreme şansını arttırır.
31- Köpek balıklarının sırt ve karın bölgesinin renginin farklı olması, suyun üst ve alt kısmında görünmesini zorlaştırır ve avlanmayı kolaylaştırır.
32- Deniz kaplumbağasında, kara kaplumbağasından farklı olarak yüzmesini sağlayan palet şeklinde ayaklar bulunur.
33- Canlılar yaşadıkları ortama uyum sağlamak için kamuflaj yeteneği kazanmıştır. (Bukalemun ve çekirge).

 






Mutasyona Neden Olan Faktörler


 
 1- Sıcaklık Artışı :
 Sıcaklık arttıkça DNA’daki moleküllerin kinetik enerjileri de artar ve DNA’nın kendini eşlemesi sırasında hatalara yol açabilir ve mutasyona neden olabilir. (450C ve üstündeki sıcaklılar).
 
 2- Radyasyon Etkisi :
 Radyasyon yüksek enerjili ışınımlardır. (Bu ışınlar radyoaktif maddelerden veya güneşten gelir). X ışınları (röntgen ışınları), α ışınları, β ışınları, γ ışınları, mor ötesi ışınlar, ultraviole ışınlar, atom (nükleer) bombaları, nükleer silahlar radyasyon kaynaklarıdır. Radyasyon nedeniyle açığa çıkan yüksek enerji, DNA’nın kendini eşlemesi sırasında hatalara yol açabilir ve mutasyona neden olabilir. (DNA zincirine girmesi gereken nükleotitlerde yanlışlık olabilir veya nükleotitler başka moleküllerle çarpışarak kopabilir, yerleri değişebilir).
 
 3- Kimyasal Maddeler ve İlaçlar :
 Bazı uçucu kimyasal maddeler, cıva, alkol, uyuşturucu, DDT (böcek öldürücü), yakıcı, boğucu, zehirleyici gazlar genlerde değişmelere yol açabilir ve mutasyona neden olabilir. (Bu maddeler, nükleotitler hücre tarafından üretilirken nükleotitlerin üretiminde kullanılan proteinlere zarar verebilir). (HNO3 ile bazı antibiyotikler bile bakterilerde mutasyona neden olurlar).
 
 4- Ortamın Asitlik ve Bazlık (pH) Derecesi :
 Ortamın asitlik ve bazlık değerinin değişmesi moleküllerin kimyasal yapısını bozar, genlerde değişmelere yol açabilir ve mutasyona neden olabilir. (Ortamdaki H+ ve OH- iyonlarının oranlarının değişmesi enzimlerin üç boyutlu yapısını veya organik bazlardaki H ve OH bağlarını değiştirir. DNA sentezi sırasında yanlış organik baz eşlemesi olur ve DNA şifresi değişir).
 
 5- Alkol, Sigara ve Uyuşturucu :
 Alkol, sigara, uyuşturucu gibi maddeler genlerde değişmelere yol açabilir ve mutasyona neden olabilir. (Bu maddeler, nükleotitler hücre tarafından üretilirken nükleotitlerin üretiminde kullanılan proteinlere zarar verebilir).
 
 
 
 6- Hava ve Su Kirliliği :
 Hava ve su kirliliği genlerde değişmelere yol açabilir ve mutasyona neden olabilir. (Bu maddeler, nükleotitler hücre tarafından üretilirken nükleotitlerin üretiminde kullanılan proteinlere zarar verebilir).
 
 7- Ateşli Hastalıklar :
 Ateşli hastalıklar sonucu vücut sıcaklığı artar ve yüksek sıcaklık DNA’daki moleküllerin kinetik enerjisini arttırır. Sıcaklık arttıkça DNA’daki moleküllerin kinetik enerjileri de artar ve DNA’nın kendini eşlemesi sırasında hatalara yol açabilir ve mutasyona neden olabilir.
 
 
 





Modifikasyona Örnekler

 Modifikasyona Örnekler:
 (Çevre Şartlarının Canlı Özelliklerindeki Değişmelere Etkisi İle İlgili Örnekler):
 
 1- Spor yapan insanların, demircinin kaslarının gelişmesi. (Modifikasyon kalıtsal olsaydı bunların çocukları da güçlü kaslara sahip olurdu).
 2- Trafik kazalarında insanların sakatlanması. (Modifikasyon kalıtsal olsaydı bunların çocukları da sakat doğardı).
 3- Aynı özellikteki yeni doğmuş iki kedi yavrusundan iyi besleneni iyi gelişir, beslenmeyen kedi cılız kalır, gelişemez.
 4- Aynı özellikteki (genotipteki) iki bitkiden ışıklı ortamda bulunan iyi gelişir, karanlık ortamda bulunan az gelişir veya ölür.
 5- Güneş etkisiyle tenin bronzlaşması (kışın bronzlaşmanın ortadan kalkması). (Modifikasyon kalıtsal olsaydı çocukları da bronz tenli olurdu).
 6- Bitkilerin ışıklı ortamda klorofil oluşturması, karanlık ortamda oluşturamaması.
 7- Bir kovandaki arı larvalarından (dişi arılardan) hepsi aynı özelliktedir. Bu arı larvalarından arı sütü ve bal ile beslenenler kraliçe arı, polenle beslenenler işçi arı olur.
 8- Aynı genotipe sahip tek yumurta ikizleri farklı ortamlarda büyütülürse kültür, iklim, beslenme şartları nedeniyle bu ikizlerin vücut özellikleri, zekâ ve kültür düzeyleri ile davranış ve kişilikleri farklı olur.
 9- Çuha bitkisi 25–35 0C lik sıcaklıkta beyaz çiçek, 15–25 0C lik sıcaklıkta kırmızı çiçek açar, çiçekleri kırmızı olur. (Beyaz ve kırmızı çiçeklerden elde edilen tohumların yarısı sıcak, yarısı soğuk serada yetiştirilirse, sıcak serada yetiştirilenler beyaz, soğuk serada yetiştirilenler kırmızı çiçek açar).
 10- Sirke sineğinin kanadı 16 0C lik sıcaklıkta düz, 25 0C lik sıcaklıkta kıvrık olur. (Kıvrık kanatlı sinek 16 0C de tutulursa kanadı düzleşir).
 11- Çekirgeler 16 0C lik sıcaklıkta benekli, 25 0C lik sıcaklıkta beneksiz olur.
 12- Nemli bölgelerde (yağmur ormanlarında) yetişen eğrelti otunun 2m uzunluğunda, kurak bölgelerde yaşayan eğrelti otunun 25–40 cm uzunluğunda olması.
 13- Karahindiba bitkisinin dağda yetişeninin kısa boylu ovada yetişeninin uzun boylu olması.
 14- Ortanca ve kartopu bitkisinin asitli toprakta yetişeninin kırmızı çiçek, bazik toprakta yetişeninin mavi çiçek açması.
 15- Himalaya tavşanlarının ayak, burun, kulak ve kuyrukları siyah, gövdesi beyaz renklidir. Tavşanlarda tüylerin beyaz renkli olmasını sağlayan enzimler vardır ve enzimler sıcak ortamda daha hızlı ve iyi çalışırlar. Tavşanların vücudunda soğuk olan kısımlarda bulunan enzimler beyaz tüy oluşturamazlar.
 Himalaya tavşanının sırtındaki beyaz tüyler tıraşlanıp buraya buz torbası bağlanırsa bu bölgede siyah tüyün çıktığı, kulak veya kuyruğundaki siyah tüyler tıraşlanıp buralar yünlü kumaşa sarılarak sıcak tutulursa bu bölgede beyaz tüyün çıktığı görülür.
 16- Müslümanların çocukları sünnet olur. Sünnetli olan çocukların çocukları sünnetsiz doğar.
 
 




Adaptasyon ve Evrim (Konu Anlatımı)

 

Farklı ekosistemlerde yasayan canlılar çevreye uyum sağlamak için belirgin özellikler kazanmıştır. Canlıların belirli ortam koşullarında yasama ve üreme şansını artıran fiziksel yapılar, davranışlar gibi kalıtsal özellikler kazanmasına adaptasyon adi verilir. Canlılar beslenme, barınma, avlanma, üreme ve düşmanlarından korunma gibi yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için adaptasyon gösterirler. Örneğin deve kuşları çok hızlı koşabilmek için uzun ve güçlü bacaklara sahiptir. Penguenler perdeli ayakları sayesinde hızla yüzer ve deri altlarında depoladıkları yağ, soğuk ortamlarda vücut sıcaklıklarını korumalarını sağlar.
Ayni ekosistemde yasayan canlılar hayatta kalmak için benzer adaptasyonlar geliştirir.


 

Örneğin, sıcak iklimlerde yasayan türdeşlerinden farklı olarak kutup ayılarının dengelerini sağlayabilmek için bacak boyları kısadır ve ayakları geniş tabanlıdır.

 

 

Ayni şekilde, kutuplarda yasayan penguenlerin vücut yapıları da bu özellikler bakımından kutup ayıları ile benzerdir. Her iki hayvan türü de soğuktan korunmak için derilerinin altında yağ biriktirirler.

Bazı hayvanların kış uykusuna yatması, göç etmeleri, bitkilerin yapraklarını dökmesi birer adaptasyondur.
Soğuk bölgelerde yasayan canlılar gibi sıcak bölgelerde yasayan canlılar da yasadıkları bölgede hayatta kalabilmek için benzer adaptasyonlar gösterirler.

 

Örneğin çölde yasayan tilki, fare ve tavsanın kulakları ve kuyrukları uzun, vücut yüzeyleri geniştir. Bu özellikleri onların vücutlarındaki isi kaybını artırarak vücut sıcaklıklarını korumalarını sağlar. Sadece hayvanlar değil bitkiler de
adaptasyon gösterir.

 

 

Yine çöle özgü bir bitki olan kaktüsün yapraklarının diken seklinde, kıvrık ve tüylü olması, gövdesinde su depo etmesi bitkinin su kaybını azaltır.
 

Canlıların yasadıkları ortamlardaki değişimlere adaptasyonları, biyolojik çeşitliliğe katkıda bulunur.

Örneğin, ülkemizde ormanlarda doğal olarak yetişen meşe ağacının farklı birçok türü  bulunmaktadır. Meşe ağaçları arasındaki bu çeşitliliği başka canlı türlerinde de görebiliriz.
Türlerdeki bu farklılık ve çeşitlilikler çok eski zamanlardan beri insanların dikkatini çekmişti. Ancak bu çeşitliliğin nedeni ve nasıl oluştuğu belirlenememişti. Bundan yalnızca iki yüzyıl öncesine kadar Dünya ve üzerinde yasayan canlıların değişmediği düşünülmekteydi. Ancak nesli tükenmiş türlere ait fosillerin bulunması, canlıların değişmediği fikri hakkında sorular sorulmasına ve bu konuda araştırmalar yapılmasına yol açmıştır.


Lamarck

Fosiller üzerinde çalışan Lamarck (Lamark),

*Çeşitli omurgasız hayvan türlerine ait fosilleri inceleyerek onları zaman sırasına göre dizmiştir.

* Sonunda bazı türlerin yavaş yavaş diğerlerine dönüştüğünü ve bu olayın günümüzde de devam ettiğini ileri sürmüştür.

*Lamarck'a göre canlı dünyası denizde yaşayan basit organizmalarla başlamıştı.

*Bu organizmalar daha sonra karaya geçmiş ve bu değişim bugünkü türler oluşuncaya kadar devam etmişti.

*Bu kurama göre canlı türlerinde görülen ve jeolojik zamanın ilk dilimlerinden başlayarak günümüzde de devam eden
değişimlere evrim adi verilir.

*Lamarck, türlerin yasadıkları çevreye daha iyi uyum sağlamak için evrim geçirdiğini savunur ve bu düşüncesini desteklemek için zürafa örneğini verir.

 

Ona göre, zürafanın boynu bozkırlardaki yaprakları yiyebilmek için sürekli olarak uzamıştır. Normalden daha uzun boyna sahip zürafalar bu özelliği yavrularına aktarmıştır. Bu nedenle Lamarck, "Bir organ fazla kullanılıyorsa gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır." görüsünü ortaya atmıştır. Kullanılan vücut bölümlerinin geliştiğini, kullanılmayanların ise köreldiğini savunmuştu. Eğer canlılar Lamarck'in görüşlerinde belirtildiği gibi bir evrim geçiriyor olsaydı, kaslarını geliştiren sporcuların çocuklarının da kaslarının gelişmiş olması gerekmez miydi?
Lamarek'in düşünceleri, türlerin evrimleşmesi konusunda başka araştırmalara da yol açmıştır.

 

Darwin

Darwin (Darvin) ve Wallace (Valis) bu konuda araştırmaları olan diğer bilim insanlarıdır ve eş zamanlı olarak benzer sonuçlara ulaşmışlardır.

Darwin, temel olarak iki fikri ileri sürmüştür.

*Birincisi, türler içerisinde sayısız varyasyon (tür içindeki çeşitlilikler) bulunmaktadır. Bu varyasyonların büyük bir çoğunluğu genetiktir.

*ikincisi ise doğal seçilimdir. Yaşamsal faaliyetler için gerekli besin, su, barınak, ışık gibi faktörler canlılar arasında yasam mücadelesine neden olur. Bu savaşta basarili olanlar yaşamını sürdürürken, ortam koşullarına uyum sağlayamayanlar ise yok olur.
 

Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme" demektir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların, birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur.

 

Köpeklerdeki Varyasyon

Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.

 

Darwin doğal seçilim sonucu yeni türlerin ortaya çıkabileceğini ifade etmiştir. 1800'lü yılların ortasına kadar İngiltere'de yasayan güve kelebekleri açık renkliydi.Ağaç gövdeleri de açık renkliydi ve likenlerle kaplıydı. Böyle bir ortamda güve kelebeklerinin kuşlar tarafından fark edilip avlanması zordu. Sanayi devrimiyle birlikte likenler ortadan kalkmış, ağaç gövdeleri ise kurumla kaplanmıştı.

 

1890'1i yıllara gelindiğinde bu yörede güve kelebeklerinin %98'i siyah renkliydi. Bu çevre şartlarına uyum sağlayan güve kelebeklerinin yasama şansı artarken diğerlerininki azalmıştır. Güve kelebeklerinde görülen bu durum doğal seçilime örnektir.





































































Sıvılar Cisimlere Kaldırma Kuvveti Uygular (Konu Anlatımı)

 

Deniz, göl ve akarsularda büyüklükleri ve cinsleri birbirinden farklı olan pek çok cisim görürüz. Bu cisimlerin kimi su yüzeyinde yüzer, kimi su içerisinde farklı derinliklere iner, kimi de dibe batar. Cisimlerin sudaki konumlarını belirleyen etkinin cevabını 2200 yıl önce Archimedes (Arşimet) vermiştir. Rivayete göre Archimedes bir gün banyo yapmak için su dolu bir küvete girer. Küvetin kenarlarından taşan suyu görünce, bu suyun ağırlığı ile kendi vücut hacminin suda kalan kısmı arasında bir ilişki olabileceğini düşünür ve cisimlerin bir sıvıda yüzmesi ya da batmasıyla ilgili bir sonuca ulaşır.

 

 

Havada uçan balonlara, uçurtmalara, kuşlara ve uçaklara olduğu gibi suda yüzen balıklara, gemilere ve kayıklara da Dünya'nın
merkezine doğru (aşağı yönde) şekildeki gibi bir çekim kuvvetinin etki eder. Dolayısıyla cismin, sıvadaki ağırlığı havadaki ağırlığından, sıvının uyguladığı kaldırma kuvveti kadar azalmış olur. Sıvı içerisine bırakılan herhangi bir cisme görüldüğü gibi değişik yönlerde ve farklı büyüklüklerde itme kuvvetleri etki eder.

 

Eğer yukarıdaki deneyi etil alkol ile yapmış olsa idik Vbatan yani cismin suya girince değiştirdiği hacim miktarı , sudaki ile aynı olacaktı. Fakat kaldırma kuvveti sadece Vbatan a bağlı değildir . İçine girdiği sıvının yoğunluğuna da bağlıdır.

dsu > detil alkol  suda daha fazla bir kaldırma kuvveti söz konusudur.

 

"Kaldırma kuvveti, cismin sıvıya batan kısmın hacmi yanında batırıldığı sıvının yoğunluğuna da bağlıdır."

 

 

 

Yukarıdaki şekilde 1 kg lık cisim suya girince batan kısım kadar su taşırdı. Taşırdığı su miktarı 125 gr dır. Suyun 1 kg lık cisme uyguladığı kaldırma kuvveti siyah okun yönünde kuvvet ise 125 gr lık bir kuvvet olmuştur. Cismin ağırlığı ise 1000gr-125gr=875gr dır.

 

Yukarıdaki şekilde Taş havada dinamometre ile ölçülüyor ve 40 N bulunuyor.

2. Durumda suyun içine batırılarak ölçüm yapılıyor ve Dinamometredeki değer 25 N okunuyor. Buradan suyun taşa uyguladığı kuvvet 40-25=15 N olarak bulunabilir.

3. Duruda cisim tuzlu suyun içine batırılarak ölçüm yapılıyor.Dinamometredeki değer 15 N okunuyor. Buradan suyun taşa uyguladığı kuvvet 40-15=25 N olarak bulunabilir.

Buradan tuzlu suyun cisimlere daha fazla kaldırma kuvveti uyguladığı görülebilir. Tuz , suyun yoğunluğunu arttırarak kaldırma kuvvetini arttırmıştır. Denizde daha kolay yüzülmesinin sebebi suyun daha fazla kaldırma kuvveti uygulamasıdır.

Örnek Uygulamalar 1

Şekildeki farklı maddelerden yapılmış, eşit hacimli 1.2.3.4. katı cisimleri şekilde ki gibi suyun içinde dengededir.
a)Suyun bu cisimlere uyguladığı kaldırma kuvvetlerini karşılaştırınız.

Fk=Cisme Uygulanan Kaldırma Kuvveti

Vb=Cismin batan kısmının Hacmi

ds=Suyun veya sıvının yoğunluğu
Fk=Vb*ds*g dir
Bu durumda g ve ds yı tüm cisimler için aynı değeri ifade ettiği için ihmal edebiliriz. Vb kısmı büyük olan cisimlerin Fk larıda büyüktür.
2. ve 3. cisimlerin su içindeki hacimleri eşit olduğu için Fk2=Fk3 dir. ve Fk1 ve Fk4 ten büyük değer alırlar.
Dolayısı ile Fk2=Fk3> Fk1> Fk4 dür.

b)Hangi cisimlerin kaldırma kuvveti ağırlığına eşit olur?
Yüzen ve askıda kalan her cismin ağırlığı kaldırma kuvvetine eşittir.
Buradan G1= Fk1 , G3= Fk3 , G4= Fk4 fakat G2>Fk2 dir.

c)Cisimleri yoğunluklarına göre nasıl sıralarız?
Cisimler yoğunluklarına göre sıralarken az yoğun olanın sürekli çok yoğun olanın üstüne çıktığını bilmek gereklidir. Buradan hareketle d2>d3>d1>d4 diyebiliriz.
 

Örnek Uygulamalar 2

 

Eşit bölmeli şekildeki 1,2,3,4 numaralı cisimler dengededir.
a)Hangi cisimlere etkiyen kaldırma kuvvetleri eşittir?
Burada yine Fk=Vb*ds*g dir
Bu durumda g ve ds yı tüm cisimler için aynı değeri ifade ettiği için ihmal edebiliriz. Vb kısmı büyük olan cisimlerin Fk larıda büyüktür.
1. cisim Fk1=3V
2. cisim Fk2=4V
3. cisim Fk3=2V
4. cisim Fk4=2V dir dolayısı ile Fk3= Fk4 diyebiliriz.

 

b)Çözeltiye tuz katılırsa cisimlere uygulanan kaldırma kuvveti nasıl değişir?
Hiçbirinin kaldırma Kuvveti değişmez çünkü tuz katınca suyun yoğunluğu artar. Fakat aynı oranda cisimlerin suya batan kısımlarının hacimleri azalır. Buda Fk=Vb*ds*g dir eşitliğinde bir değişime sebep olmaz. Dolayısı ile yine her cisme uygulanan kaldırma kuvveti tuz katılmadan önceki değeri alır ve değişmez iken suya bata kısımların hacimleri azalıp suyun yoğunluğu artar.

 

Örnek Uygulamalar 3

 

Aşağıdaki şekilde havası boşaltılmış fanusta farklı hacimlerdeki iki cisim şekildeki gibi dengededir. Şekildeki havası boşaltılmış fanusa hava verildiğinde son durum ne olur?




 

 

Havasız ortamda sistemin dengede kalması 1. ve 2. cisimlerin ağırlıklarının eşit olduğu anlamına gelir. Fanusa hava verildiğinde hava 1. ve 2. cisimlere kaldırma kuvveti uygular. Hava tarafından hacmi büyük olan 1. cisme daha fazla kaldırma kuvveti uygulanır.. Bunun sebebi aynı kütleye sahip olan iki cisimden 1. sinin hacminin büyük olması nedeni ile daha düşük yoğunluğa sahip olmasıdır. Dolayısı ile Fanusa hava verildiğinde sistem aşağıdaki şekli alır.






Örnek Uygulamalar 4
 

 



Yukarıdaki şekilde saf su bulunan kaptaki sıvı içine tuz katarsak kapta bulunan cisimlerin son durumları için ne söyleyebiliriz.

 

Bir sıvıya tuz katılması o sıvının yoğunluğunu arttırır. Bunun sebebi tuz moleküllerinin su molekülleri içindeki boşluklara dağılarak ağırlığını arttırdığı orandan daha az hacmini arttırmasıdır. Sıvının yoğunlunun artması Fk=Vb*ds*g de ds yi arttırır. Dolayısı ile cisimlere sıvının uyguladığı kaldırma kuvveti artar. Son durumda sıvı içindeki cisimlerin aşağıdaki gibi olması beklenebilir.

Örnek Uygulamalar 5



Şekildeki uçan balonu havaya bıraktığımızda balonumuzun başına neler gelir?



Atmosferde yukarı doğru çıkıldıkça açık hava basıncı azalır. Balonun içindeki basınç ile açık hava basıncı arasındaki denge Balonun içindeki basınç lehine bozulduğu için balonun hacmi artar. Belli bir yükseklikten sonra balonun plastiği bu hacim genişlemesine dayanamayarak patlar. Kafanıza gökten patlak balon düşerse hiç şaşırmayın.

Örnek Uygulamalar 6


Şekildeki 1 numaralı kapta V hacminde sıvı vardır. Bu sıvının yoğunluğu (Özkütlesi) d dir. Bu kaba aynı sıvıdan V hacminde ilave edildiğinde sıvının son durumda ki yoğunluğu (Özkütlesi) ne olur?


Bir cismin kütlesi arttığı zaman aynı oranda hacmide artar. Bu da o cismin yoğunluğu (Özkütlesi) nu değiştirmez. Birinci durumda d=m/V ise ikinci durumda d=2m/2V dir yine bu iki değer sadeleştirmeler ile aynı değer olan d=m/V yi alır. Tüm okyanusun yoğunluğu ile bu okyanustan alınan bir damla suyun yoğunluğu aynıdır. Tonlarca ağırlığındaki bir kaya parçasının yoğunluğu ile bu kaya parçasından alınan mercimek büyüklüğündeki 2 gr katanın yoğunluğu her yerinde aynı özelliği taşıdığı taktirde aynıdır.

Örnek Uygulamalar 7





Şekildeki yuvarlak cismi yandaki kapta bulunan sıvının içine attığımız taktirde bu sıvı bu cisme bir kaldırma kuvveti Fk uygular. Bu kaldırma kuvvetini nasıl hesaplayabiliriz?






Bir cisme uygulanan kaldırma kuvveti Fk yer değiştiren veya taşan sıvının ağırlığına eşittir. Eğer biz yukarıdaki gibi bir sitem kurar ve taşan veya yer değiştiren sıvının ağırlığını hesaplayabilirsek kap içindeki sıvının cisme uyguladığı kaldırma kuvvetini de bulmuş oluruz.


Örnek Uygulamalar 8

Şekildeki sistem dengede olduğuna göre dinamometre de okunan değer neye eşittir?

Burada 3 adet kuvvet söz konusudur. Bunlar cismin ağırlığı, sıvının kaldırma kuvveti ve dinamometrenin ölçtüğü değerdir. Cismin ağırlığı aşağı doğru, sıvının kaldırma kuvveti ve dinamometrenin ölçtüğü değer ise yukarı doğrudur. Sistem dengede olduğuna göre
Cismin ağırlığı =sıvının kaldırma kuvveti + dinamometrenin ölçtüğü değer
dinamometrenin ölçtüğü değer = Cismin ağırlığı - sıvının kaldırma kuvveti dir.


Sıvı içinde dengede olan cisme uygulanan kaldırma kuvvetinin değerini neler değiştirir?

 

 

Aşağıdaki işlemlerden hangisinin yapılması su içinde şekildeki gibi
Dengede olan K cismine uygulanan kaldırma kuvvetinin değerini değiştirir?

I. Kaptaki suya tuz döküp karıştırmak
II. Kaptaki suyun bir kısmını boşaltmak
III. Cismin yarısını kopartarak suya bırakmak
IV. Kabı deniz seviyesinden yukarılara çıkarmak

A. I ve II

B. II, III ve IV

C. III ve IV

D. I, II ve III



I-Tuz yoğunluğu artırır ama cismin batan kısmının hacmi de o oranda azalacağı için DEĞİŞTİRMEZ

II- Kaptan boşaltılan su miktarının ne kadar olduğu mutlaka belirtilmeli.Cisim askıda kalacak kadar

Boşaltılırsa kaldırma kuvveti DEĞİŞTİRMEZ.

Cisim batacak şekilde boşaltılırsa DEĞİŞTİRİRİR.

III-Cismin yarısını koparırsan taşırdığı su miktarı azalacağı için hem cismin ağırlığı hem de ayni oranda

kaldırma kuvveti azalır.Yani DEĞİŞTİRİR.

IV-Kabı deniz seviyesinden yukarı çıkarırsan cismin ağırlığı azalır ,hacmi sabit kaldığına göre cismin

özgül ağırlığı da azalır.Cisim yukarı çıkarak batan kısmin hacmi de azalacağı için kaldırma kuvveti de

azalır.Zaten yüzen ve askıda kalan cismin ağırlığı azaldığında kaldırma kuvveti de ayni oranda

azalır. Fk=G den DEĞİŞTİRİR
 



Bazı Cisimler Neden Yüzer veya Batar? (Konu Anlatımı)

 

Bir cismin eşit kollu terazi ile kütlesini , şekli düzgün değilse dereceli silindir ile hacmini ölçeriz. Eğer cisim düzgün hacimli bir cisim ise matematiksel bağlantılar ile hacmini bulabiliriz.

Yoğunluğu yukarıdaki gibi hesaplayabiliriz.

Yukarıda bazı maddelerin yoğunluk değerleri gözükmektedir.

Yukarıda Yoğunluğu farklı ve birbirine karışmayan sıvıların bir kabın içinde sıralanışlarını görüyorsunuz.

Yoğunluğu en az olan her zaman üstte bulunur.

 

 

Kaldırma kuvvetinin, yeri değişen sıvının ağırlığı kadar olduğunu biliyoruz. Bu yüzden cismin suya batan hacmi arttıkça, dinamometrenin gösterdiği ağırlık değeri azalır. Cisim suda yüzmeye başladığı anda ise dinamometre sıfırı gösterir. Bu sırada cisme etki eden kaldırma kuvveti cismin ağırlığına eşit olur. Aynı şekilde, kaseye taşan sıvı ağırlığı da cismin havadaki ağırlığına eşit olur.

 

 

 

Şekildeki gemiye uygulanan kaldırma kuvvetinin etki alanı sadece batan kısmının alanına veya başka bir değişle batan kısmının hacmi ile ilişkilidir.

 

Suyun Yoğunluğu > Gemini Yoğunluğunudur

 

Gemini Yoğunluğunu = Geminin Kütlesi /Geminin Suya Batan Kısmının Hacmi ile bulabiliriz.

 

 

 

Buzun yoğunluğu suyun yoğunluğundan küçük olduğu için, 1 mL su 1 mL buzdan daha ağırdır. Buna bağlı olarak soğuk
havalarda deniz, göl ve akarsularda,donmaya yüz tutmuş; su yüzeye çıkar ve burada donar.
Bu durum, suda yaşayan canlıların hayatta kalmasını sağlar.

Katı bir cisim kendi sıvısında yüzüyorsa, cisim eridiğinde sıvı seviyesi değişmez. Örneğin 9/10 u su içinde olan buz eridiğinde, kaptaki su düzeyi değişmez.




Tekneler Nasıl Yüzer?

Bir tekne suya indirildiğinde suyu yanlara iter yani suyun yerini değiştirir. Su da buna kaldırma kuvveti ile cevap verir. Kaldırma kuvvetinin büyüklüğü, yeri değiştirilen suyun ağırlığına bağlıdır. Bir cismin yüzebilmesi için, yerini değiştirdiği suyun kaldırma kuvvetinin en azından cismin ağırlığına eşit olması gerekir. Bir cismin yerini değiştirdiği suyun miktarı, o cismin biçimine bağlıdır. Örneğin çamurdan yapılmış bir top batar, ama eğer bu topa içi boş bir kase biçimi verirseniz yüzer. Çamurun biçimini değiştirerek onun terini değiştirdiği su miktarını artırmış olursunuz. Tekne yapımcılarının yaptığı da işte budur. Çelik bir levha batar ama çelikten yapılmış bir gemi yüzer
 

 


 


Sayfayı Yazdır

Gazlar da Cisimlere Kaldırma Kuvveti Uygular mı? (Konu Anlatımı)

 

Normal bir ortamda bir tenis topunun ağırlığını dinamometre ile ölçelim. Daha sonra bu sistemi şekildeki gibi ortamdaki havayı pompa ile alabileceğimiz vakumlu bir sisteme koyup içerideki havayı alalım. Dinamometrede,  havayı aldıktan sonra gözlemlediğimiz değer daha da artacaktır. Çünkü ortamdan havayı kaldırarak havanın topa uygulamış olduğu kaldırma kuvvetini de kaldırdık. Buda sonraki değerin artmasına sebep oldu.

Eğer havanın kaldırma kuvveti cismin ağırlığından büyük ise o cisim uçar. Uçan balonlar ve zeplinler bu mantık ile havada uçar veya yükselir.

 

 

Şekil – I de hava ortamında eşit kollu terazinin kollarına asılarak hacimleri farklı cisimler dengeleniyor. Hava boşaltıldığında terazi Şekil – II deki durumu alıyor. Çünkü hava ortamında, hacmi büyük olan cisme daha fazla kaldırma kuvveti uygulanır. Hava dışarı alındığında bu kuvvet ortadan kalktığı için hacmi büyük olan cisim aşağı iner.
Eğer havasız ortamda aynı terazi dengelendikten sonra hava ortamına çıkarılsaydı, bu durumda da hacmi büyük olan cisim yukarı kalkardı.

 

Cisim ne kadar büyürse ona etki eden havanın kaldırma kuvveti fazlalaşır. Bu yüzden 0,1 m3 cisme yaklaşık 1 N' luk kaldırma kuvveti etki ederken 0,5 m3' lük cisme yaklaşık 5 N' luk kaldırma kuvveti etki eder.

 

Balon, hava akışkanlar içerisine konulmuş bir cisimdir. Gaz sızdırmaz ipekli veya pamuklu kumaştan ya da plastik maddelerden yapılan balonun havada uçabilmesi için ortalama yoğunluğunun havanın yoğunluğundan az olması gerekir.

Bunun için:
. Balon içerisindeki hava  ısıtılabilir.
. Balon içerisine havadan daha hafif olan helyum veya hidrojen gibi başka bir gaz doldurulabilir.
Her iki durumda da balon havada yükselir.
Bir uçan balonun irtifasının (yerden yüksekliğinin) kontrolü, balon ve içindeki gazdan oluşan sistemin yoğunluğunun değiştirilmesi ile sağlanır. Yani sistemin yoğunluğu azaltılırsa balon irtifa kazanır yükselir , tersi yapılırsa irtifa kaybeder yere yaklaşır.

 

Bir cismin kendinden daha yoğun cisimler içinde yüzer veya uçar.

 

Atmosferde yukarılara doğru çıktıkça gazların (atmosferin) yoğunluğu azalır. Bu sebeple balonların uzaya kadar çıkmaları çok zordur. Bir yükseklikten sonra balonun atmosferden az olan yoğunluğu belli bir yükseklikten sonra eşitlenebilir. Yalnız şunu da unutmamak gerekir. Yukarılara doğru çıktıkça yoğunlukla beraber atmosferin basıncıda azalır.


Gazların Sıkıştırılması ve Bundan Yararlanma

Gazların sıkıştırılabilirlik özelliklerinden pek çok alanda yararlanılır. Örneğin,bir kapta sıkıştırılan gaz, bir delikten püskürtülürken gazla birlikte sıvı da püskürtülebilir. Bundan yararlanarak böcek ilâcı püskürtme, oto boyama, kireçle boyama makineleri yapılmıştır. Ayrıca, otomobil ve kamyonların fren sistemlerinde, hidrolik kaldırma sistemlerinde basınçlı gazlardan yararlanılır.

Sıkışan bir gazdaki moleküller birbiriyle daha fazla çarpışacağı için gazın sıcaklığı artmaya başlar, etrafa ısı verir. Genleşen gazlar ise çevresinden ısı alır. Gazlar genelde yüksek basınçta sıkıştırıldığında sıvı hâle geçer. Böylece gazları sıvılaştırıp tüplerde depolamak mümkün olur. Hastanelerde kullanılan oksijen tüplerinin içinde sıvılaştırılmış gaz bulunur.
Evlerde kullandığımız tüplerin içinde de sıvılaştırılmış gaz bulunur. Bunlara kısaca LPG tüpleri de denir.
LPG Liquid Petroleum Gas (Sıvı Petrol Gazı)
Buzdolapları, sıkıştırılan gazların genleşirken, çevresinden ısı alması prensibine dayanarak çalışır.

Buzdolabı motoru, borularda dolaşan gazı sıkıştırarak genleşme odasına gönderir.
Genleşme odası denilen yer, çapı diğerlerine göre daha geniş borulardan oluşan bir kısımdır. Motorun pompaladığı gaz burada anîden genleşir ve etrafında ısı alarak boruları soğutur. Gaz daha sonra tekrar dar borulara geçer ve sıkışır. Sıkıştırılan gaz aldığı ısıyı buzdolabının arkasındaki borulardan
geçerken etrafa verir. Bu olay motor pompası yardımıyla sürekli tekrar ettiği için buzdolabının  içinde soğuk bir bölge oluşur.






Açık Hava Basıncının Yaşamımızdaki Etkileri

    Dünya’nın etrafı atmosfer tabakası ile çevrilidir. Azot, oksijen, az miktarda hidrojen, su buharı, karbon dioksit ve diğer gazlardan oluşan atmosfer, ağırlığından dolayı temas ettiği bütün yüzeylere basınç uygular. Buna, açık hava basıncı ya da atmosfer basıncı denir.
     Ağzına kadar su dolu bir bardak, kâğıtla kapatılıp ters çevrildiğinde kâğıt yere düşmez. Bunun sebebi açık hava basıncının bardak içindeki sıvı basıncını dengelemesidir.
     Bir pet şişenin içindeki hava çekilirse, şişenin büzüldüğü görülür. Bunun sebebi plastik şişenin içindeki hava boşalınca iç basınç hava basıncından daha küçük olur ve şişe içe doğru büzülür.
     Meyve suyu kamış ile kutudan çekilirken iç basınç düşer ve kutu yüzeyleri açık hava basıncı etkisiyle içeriye doğru büzülür.
     Kamışla bir bardaktan meyve suyu çekerken, kamışın içinde hava basıncı düşer. Kamışın alt ucundaki basınç üst ucundakine göre daha yüksek olduğu için sıvı kamışın içinde yukarı doğru hareket eder.
     Düz yüzeylere yapışan askıların içindeki hava basıncı, dıştaki hava basıncından daha düşük olduğu için askı yapıştırıldığı yüzeyde asılı kalır.
     İnsan vücudunda iç basınç (kan basıncı) dış basıncı (atmosfer basıncını) dengeler. Fakat yükseklere çıkıldıkça hava basıncı düşer, bu yüzden bazı insanların burunlarında iç basınç fazla geldiği için kanama olur.
     Atmosferi, bir hava denizi olarak düşünürsek, insan bu denizin dibinde duran bir balık gibi düşünülebilir. Hava da su gibi akışkan olduğu için, açık hava basıncı insana her doğrultuda etki eder.
     Hava her 1cm ye 10N luk kuvvet uygular. Ortalama bir insan vücudunun yüz ölçümü 1,5 m2 ise, bir insan vücuduna etki eden havanın ağırlığı F = 100 000 x 1,5 m2 F = 150 000 N olur. Bu basınç VÜCUT içi SIVI BASINCI ile dengelenir ve hissedilmez.
     Açık hava basıncının değeri yeryüzüne yakın yerlerde en büyüktür. Yükseklere çıkıldıkça, hava molekülleri azalacağı için açık hava basıncının değeri azalır.




Toriçelli Deneyi

• Toriçelli deneyi 00C sıcaklıkta kuru, nemsiz havada ve deniz seviyesinde (kenarında) yapılmıştır.
• Toriçelli deneyinde, uzunluğu yaklaşık 1 m (çapı 1 cm2) olan bir ucu açık cam boru cıva ile doldurulmuş, borunun ağzı kapatılarak ters çevrilip cıva çanağına daldırılmıştır. Cam borudaki cıva seviyesi bir miktar azalmış (cıva bir miktar cıva çanağına boşalmış), daha sonra denge sağlandığı için azalma durmuştur.
• Cam boruda denge sağlandığında cıva yüksekliği 76 cm olarak ölçülmüştür.
• Toriçelli deneyinde cam borudaki cıvanın tamamen boşalmamasının nedeni, cıvanın ağırlığı nedeniyle bulunduğu cam borunun tabanına uyguladığı basıncın açık hava basıncı ile dengelenmesidir. Açık hava, cıva çanağındaki cıvaya basınç uygular ve bu basınç Pascal prensibine göre cam borunun alt ucundaki cıvaya iletilir. (Atmosfer, kapalı kap olarak düşünüldüğü için ağzı açık olan cıva çanağındaki cıva basıncı her yöne aynen iletir).
• Açık hava basıncı, 76 cm yüksekliğindeki cıvanın uyguladığı basınca eşit olarak kabul edilir.

• P0 → Açık Hava Basıncı
PC → Cam Borudaki Cıva Basıncı
hcıva → Cam Borudaki Cıva Yüksekliği
dcıva → Cıvanın Öz Kütlesi
Pcıva → Cıvanın Öz Ağırlığı
g → Yer Çekim İvmesi

• hcıva = 76 cm = 0,76 m
dcıva = 13,6 gr/cm3 = 13600 kg/m3
Pcıva = 13,6 gr–f/cm3 = 0,0136 kg–f/m3
g = 980 dyn/gr = 9,8 N/kg
 

 


 



Açık Hava (Atmosfer) Basıncı

Dünya’nın etrafını saran ve Dünya ile birlikte dönen hava tabakasına atmosfer veya hava küre denir. Atmosferi oluşturan hava tabakasında % 78 oranında N gazı, % 21 oranında O gazı ve %1 oranında da diğer gazlar (CO, CO2, su buharı, He, Ne, Ar) bulunur. (Kalınlığı 1000 km dir).
 Atmosferde bulunan gaz moleküllerinin ağırlıkları ve hareketleri nedeniyle hem kendi içerisinde hem de yeryüzünde bulunan cisimlerin birim yüzeylerine uyguladıkları dik kuvvete açık hava (atmosfer) basıncı denir.
• Atmosfer basıncı yeryüzüne (deniz kenarına) yaklaştıkça artar, yeryüzünden uzaklaşıldıkça azalır. (Basınç derinlikle doğru orantılıdır. Yeryüzüne yaklaşıldıkça atmosfer kalınlığı arttığı için gaz miktarı ve gazların ağırlığı artar. Atmosfer ağzı açık kaba benzetilebilir).
• Açık hava basıncı P0 ile gösterilir.
• Açık hava basıncını ölçmek için kullanılan araçlara barometre denir.
• Atmosferde bulunan gazlara (moleküllere) yerçekimi kuvveti etki ettiği için bu gazla (moleküller) uzaya yayılmazlar.

a) Açık Hava Basıncının Ölçülmesi :
Açık hava basıncını ölçmek için kullanılan araçlara barometre denir. Barometreler cıvalı ve metal barometreler olarak iki çeşittir.
Cıvalı barometreler, çanaklı ve sifonlu barometre (sifon çanak görevini görür) olarak iki çeşittir. Cıvalı barometreler, düşük basınçları ölçer ve daha hassastır.
Metal barometreler, basınç etkisiyle maddelerin esnekliğinin değişmesi prensibine göre yapılmıştır. Metal barometreler yüksek basınçları ölçmek için kullanılır ve cıvalı barometreler kadar hassa ölçüm yapamaz. (Metal barometreler yapılırken içi boş metal kutuya bir ibre bağlanır. Uygulanan basınç etkisiyle kutu esner, büzülür ve kutuya bağlı olan ibreyi hareket ettirir.)
Açık hava basıncı ilk defa 1643 yılında İtalyan bilim adamı Toriçelli tarafından ölçülmüştür.
Açık hava basıncı, bu basıncı dengeleyen başka bir basınç (sıvı basıncı) yardımıyla ölçülür.



Toriçelli Deneyinde Cam Borudaki Cıva (Sıvı) Yüksekliğini Etkilemeyen Faktörler


1- Borunun uzunluğuna bağlı değildir.
2- Borunun kalınlığına bağlı değildir.
3- Borunun şekline bağlı değildir.
4- Borunun konumuna (duruşuna) bağlı değildir.
5- Boruya ilk konan cıva (sıvı) miktarına bağlı değildir.
6- Cıva çanağına konan cıva miktarına bağlı değildir.
7- Cıva çanağına konan sıvının cinsine bağlı değildir.


 


Açık Hava Basıncına Örnekler

1- İçi boş kutunun içindeki hava boşaltılırsa, kutu açık hava basıncı etkisiyle içe doğru çöker (büzülür).
2- İki ucu açık cam boru suya daldırılıp bir ucu kapatılarak sudan çıkartılırsa, cam boruda kalan su dökülmez. Bunun nedeni, cam borudaki suyun ağırlığının, borunun alt kısmından uygulanan açık hava basıncı ile dengelenmesidir.
3- İçi su dolu bardağın ağzına kağıt kapatılarak ters çevrilirse bardaktaki su dökülmez. Bunun nedeni, bardaktaki suyun ağırlığı nedeniyle kağıda uyguladığı basıncın, açık hava basıncı tarafından dengelenmesidir.
4- Lavabo pompası düz bir zemin üzerine konup üzerine kuvvet uygulanarak içindeki hava boşaltılırsa, uygulanan açık hava basıncını dengeleyen hava dışarı çıkartıldığı için açık hava basıncı daha az dengelenir ve pompa olduğu yere yapışır (ve güçlükle kaldırılır).
5- Çay bardağı çay tabağına konduğunda aradaki hava boşaltılır ve tabağın alt kısmından etki eden açık hava basıncı nedeniyle tabak, bardakla birlikte kalkar.
6- Tek taraftan küçük bir delik açılan yağ tenekesindeki yağ dökülmez. Bunun nedeni deliğe uygulanan açık hava basıncının yağın dökülmesini engellemesidir. İki taraftan delik açılırsa, diğer delikten tenekenin içine hava girer ve yağın itilerek dışarı çıkmasını sağlar.
7- İçi boş iki yarım küre birleştirilip içindeki hava boşaltılırsa birbirlerinden ayrılmazlar. (İçi boş iki yarım kürenin birleşmesi sonucu oluşan araca Magdeburg denir. 1664 yılında, hava basıncının etkisini göstermek amacıyla Otto Von Guerrike tarafından, Magdeburg Yarım Küreleri olarak anılan bir deney yapılır. Metal olan iki büyük yarım küre birleştirilip içindeki hava boşaltılır. Daha sonra, oluşan vakum küreye çok sayıda at koşularak yarım küreler birbirinden ayrılmaya çalışılır ama küreler birbirinden ayrılmaz. Bunu sağlayan etki, kürenin dışındaki hava basıncıdır.)
8- Tulumbalardan suyun çekilmesi, damlalık ve enjektöre sıvı çekilmesi açık hava basıncı sayesinde gerçekleşir. Bu araçların içindeki hava boşaltılır ve suya daldırılırsa açık hava basıncı etkisiyle içlerine sıvı dolar.
9- Pipetle bir şey içilirken, pipete üflendiğinde, sıvının kutusuna doldurulan havanın basıncı açık hava basıncından büyük olur ve pipetin üflenen ucu ağızdan çekilirse hava dışarı çıkarken sıvının da dışarı çıkmasını sağlar.
10- Tüm gazete kağıdı bükülerek masa üstüne konulup gazetenin altında duran cetvele vurulursa cetvel ve gazete düşer. Gazete açılarak yüzey büyültülürse altında duran cetvele vurulduğunda cetvel ve gazete düşmez. Bunun nedeni yüzey büyüdüğünde birim yüzeye etki eden açık hava basıncının azalmasıdır.
11- Hızla yükselen ya da alçalan asansörde, yükseklikten dolayı açık hava basıncı değiştiği için (kulak zarında oluşan basınç dengesi değişir ve) kulaklarda çınlama, tıkanma görülür.
12- Bir ucu cam boruya daldırılmış olan kılcal borunun açık ucuna hızlıca üflendiğinde, borunun ucuna gelen kısımdaki hava molekülleri uzaklaşacağından anlık olarak açık hava basıncı azalır ve cam borudaki su yükselir.
13- Boş tenekedeki havanın tamamı veya bir kısmı ısı etkisiyle dışarıya çıkartılıp tenekenin ağzı kapatılırsa teneke şekil bozukluğuna uğrar.
14- Atmosfer basıncı, 1.105 Pa (N/m2) dir. Bu basınç etkisiyle 1 m2’lik yüzeye 105 N’luk ya da yaklaşık 1.104 kg’lık ya da 10 tonluk kuvvet uygulanır.
İnsan vücudunun yüzeyi yaklaşık 1,5 m2 ise insan vücuduna açık hava tarafından 15 tonluk kuvvet uygulanır. Bu basınç vücudun iç basıncı (hem kan basıncı, hem lenf basıncı, hem de vücut boşluklarındaki havanın basıncı) tarafından dengelendiği için hissedilmez.
Vücuttaki kan kaybı veya havanın boşalması sonucunda iç basınç ile atmosfer basıncı birbirini dengeleyemez. (Vücut kutu gibi büzülür, vücutta ağırlık hissedilir).
 


 



Basınç Birimleri

 

Sembol   Birim (SI) Birim (CGS)
Basınç Kuvveti F N dyn
Yüzey (Alan) S (A) m2 cm2
Basınç P N/m2 (Pascal) dyn/cm2 (Bari)



1- Pascal (Pa) = N/m2
2- Bari = dyn/cm2
3- Kilo Pascal (kPa)
4- Bar
5- Mili Bar (mbar)
6- Atmosfer (atm)
7- Santimetre-Civa (cm-Hg)

8- Milimetre-Civa (mm-Hg)

9- kg-f/m2

10- kg-f/cm2

11- gr-f/cm2


Birimlerin Dönüşümü :

1- 1 Pa = 10 bari 1 bari = 0,1 Pa
2- 1 kPa = 1000 Pa 1 Pa = 0,001 kPa = 10-3 Pa
3- 1 bar = 1000 mbar 1 mbar = 0,001 bar = 10-3 bar
4- 1 bar = 105 Pa 1 Pa = 10-5 bar
5- 1 bar = 106 bari 1 bari = 10-6 bar
6- 1 cm-Hg = 10 mm-Hg 1 mm-Hg = 0,1 cm-Hg
7- 1 atm = 76 cm-Hg = 760 mm-Hg
8- 1 atm = 1,013 bar ≈ 1 bar ≈ 1 kg-f/cm2
9- 1 atm = 101300 Pa ≈ 100.000 Pa ≈ 105 Pa
10- 1 mbar = 98 Pa ≈ 100 Pa = 980 bari ≈ 1000 bari
11- 1 gr-f/cm2 = 98 Pa ≈ 100 Pa = 980 bari ≈ 1000 bari
12- 1 mbar ≈ 1 gr-f/cm2




• Pascal : 1 m2 lik yüzeye etki eden 1 N’luk kuvvetin oluşturduğu basınçtır.
• Bari : 1 cm2 lik yüzeye etki eden 1 dyn’lik kuvvetin oluşturduğu basınçtır.
• Atmosfer : 1 m2 lik yüzey etki eden 101.300 N’luk (105 N’luk) kuvvetin oluşturduğu basınçtır.
(Atmosferdeki hava moleküllerinin ağırlığı nedeniyle yeryüzündeki ve havadaki bütün cisimlere uyguladığı basınca atmosfer basıncı denir.)

NOT : 1- Basıncı 1 atm’den yani 1013 mbar’dan küçük olan bölgelere alçak basınç bölgeleri, basıncı 1 atm’den yani 1013 mbar’dan büyük olan bölgelere yüksek basınç bölgeleri denir.


Maddelerin Ayırt Edici Özellikleri

Maddeleri birbirlerinden ayırt etmek ve maddeleri tanımak için kullanılan özelliklerdir.
Ayırt edici özelliklerin hepsi katı, sıvı ve gazları ayırt etmek için kullanılamayabilir. (Katı, sıvı ve gazlar için geçerli olmayabilir). Ayırt edici özellikler madde miktarına bağlı değildir. (Sıcaklık ve basınca bağlıdır).
 


 



Katıların Basıncı Nelere Bağlıdır?

Katı haldeki cisimler, ağırlıkları nedeniyle bulundukları yüzey üzerine kuvvet (etki kuvveti) uygularlar ve bu kuvvet etkisiyle o yüzeyde bir basınç oluşur. Katı haldeki cisimlerin ağırlıkları nedeniyle birim yüzeye dik olarak uyguladıkları kuvvete (birim yüzeye uyguladıkları dik kuvvete) basınç denir. Katı haldeki cisimlerin bulundukları yüzeyin tamamına uyguladıkları dik kuvvete basınç kuvveti denir.
• Katı haldeki cisimlerde basınç kuvveti daima cismin ağırlığına eşittir.
• Katı haldeki cisimlerin uyguladığı basınç, cismin ağırlığına ve cismin dokunma yüzeyine bağlıdır.
• Katı haldeki cisimlerin uyguladığı basınç, cismin ağırlığı ile doğru orantılıdır. Cismin ağırlığı arttıkça basınç artar, cismin ağırlığı azaldıkça basınç azalır.
• Katı haldeki cisimlerin uyguladığı basınç, cismin dokunma yüzeyi ile ters orantılıdır. Cismin dokunma yüzeyi büyüdükçe basınç azalır, cismin dokunma yüzeyi küçüldükçe basınç artar. Yüzey büyüdükçe, cismin ağırlığı daha fazla birim yüzeye dağılır ve birim yüzey üzerine düşen ağırlık miktarı azalır.



 



Katıların Basıncına Örnekler

1- İki ayak üzerinde dururken az, tek ayak üzerinde dururken fazla basınç uygulanır ve bu nedenle kuma ya da kara daha fazla batılır.
2- Sivri topuklu ayakkabı ile kumda ya da karda daha zor yürünür.
3- Hortumun ucu sıkıştırılıp yüzey küçültülürse basınç artar.
4- Çivi, toplu iğne, raptiye ve bıçağın sivri ucunda basınç büyük olur.
5- Ördek veya kazların ayak parmaklarının arasında perdeleri bulunduğu için uygulayacağı basınç küçülür ve bu nedenle bataklıkta batmazlar. (Tavukla karşılaştır).
6- Bıçağın geniş yüzeyindeki basınç küçük olduğu için bu yüzeyle ekmek kesilmez.
7- Kışın araba lastikleri, basıncı arttırıp kaymayı önleyebilmek için daha fazla şişirilir veya daha ince lastik takılır.
8- Kramponların altındaki dişler yüzeyi küçültüp basıncı arttırarak kaymayı önler.
9- Trenlerde tekerlek sayısının çok olması, yüzeyi büyültür ve basıncı küçültür. Bu sayede raylarda şekil bozukluğu olması önlenir.
10- Traktörlerin arka tekerlekleri geniş yapılarak toprağa batması önlenir.
11- Ağır iş makinelerinde yüzey alanının büyültülerek basıncın küçültülmesi ve toprağa batmaması için tekerlek veya paletler geniş yüzeyli olarak yapılır.
12- Fil, gergedan, deve gibi hayvanların ayaklarının taban alanlarının büyük olması, onların yere uygulayacakları basıncı küçülterek kum veya toprak zeminde kolay yürümelerini sağlar.
 


 




Sıvıların Basıncı İle İlgili Özellikler

1-) Durgun sıvıların basıncı; sıvının öz kütlesine (öz ağırlığına), yer çekim ivmesine ve sıvının derinliğine (açık yüzeye olan uzaklığına) bağlı olup bunlarla doğru orantılıdır.
Sıvı derinliği ve öz kütle arttıkça basınç artar, sıvı derinliği ve öz kütle azaldıkça basınç azalır.
 

 

2-) Durgun sıvıların basıncı; içerisinde bulunduğu kabın şekline ya da kaptaki sıvı miktarına bağlı değildir.
İçerisinde aynı yükseklikte, aynı cins sıvılar bulunan farklı şekilli kapların tabanlarındaki sıvı basınçları aynıdır. Çünkü sıvı basıncı, sıvının derinliğine, öz kütlesine ve yer çekim ivmesine bağlıdır. Bu değerler bütün kaplarda aynı olduğu için sıvı basınçları da eşittir.

h, d ve g aynı olduğu için; P1 = P2 = P3 = P4 = P5 = P6 = h . d . g


3-) Bir kap içerisinde birbirine karışmayan sıvılar varsa bu sıvıların kabın tabanında oluşturdukları toplam basınç, her bir sıvının kendi tabanına uyguladığı basınçların toplamına eşittir.
Birbirine karışmayan yani birbiri içerisinde çözünmeyen sıvılardan öz kütlesi büyük olan sıvı daime en altta bulunur.

 

4-) Bir kaptan açılan deliklerden fışkıran suyun yatay olarak alacağı yol yani sıvının ilerleme miktarı (ulaştığı mesafe) sıvı basıncına, sıvı basıncı da yalnızca sıvının derinliğine bağlıdır ve doğru orantılıdır. Derinlik arttıkça sıvı basıncı ve suyun fışkırma miktarı (ulaştığı mesafe) artar. Sıvının fışkırma miktarı (ulaştığı mesafe), sıvının cinsine, ya da yer çekim ivmesine (açık hava basıncına) bağlı değildir. (Kap içerisindeki farklı noktalarda öz kütle, yer çekim ivmesi ve açık hava basıncı aynı olduğu için).

 

5-) Şekli düzgün olan kaplarda sıvı derinliği zamanla düzgün olarak artar. Şekli düzgün olmayan kaplarda ise kaptaki sıvı derinliği zamanla düzgün olarak artmaz.
Şekillerdeki K, L ve M kapları özdeş musluklarla doldurulursa, basıncın zamana göre değişimi aynı olmaz. (Basınç değişimi sıvı derinliğine bağlıdır).
 

 

6-) Durgun sıvılarda basınç bulunurken;


 

Sıvıların Basıncına Örnekler

 1- Denizlerde, derinlere dalan insanların basıncın artması nedeniyle vurgun yemesi.
 2- Denizaltıların ancak belirli bir derinliğe kadar dalabilmesi.
 3- Huniye gerilmiş balon, huni sıvıya daldırıldığında, derinlik arttıkça sıvı ağırlığının artması nedeniyle basıncın artması ve balonun artan basınç nedeniyle içe doğru çökmesi ve bu sayede U borusundaki suyu yükseltmesi.
 4- Huniye gerilmiş balon, huni suya daldırıldığında daha fazla içeri çökerek U borusundaki su seviyesini daha fazla yükseltmesi, alkole daldırıldığında daha az içeri çökerek U borusundaki su seviyesini daha az yükseltmesi.
 
 


U Borusu Nedir?

 

U Borusu Nedir?
Kalınlıkları aynı olan iki borunun tabanlarının birleştirilmesi ile elde edilen bileşik kaba U borusu denir.
• U borusunda, her iki kolun tabanlarındaki sıvı basınçları eşittir.
• U borusu, (öz kütlesi bilinen bir sıvı yardımıyla) öz kütlesi bilinmeyen ve birbirine karışmayan sıvıların öz kütlelerini bulmak için kullanılır.

U borularının farklı durumları
 


Bileşik Kaplar ve Özellikleri

Şekilleri ve kalınlıkları farklı olan iki ya da daha fazla kabın tabanlarının birleştirilmesi ile elde edilen düzeneğe bileşik kaplar denir.
 • Bileşik kaplarda tek cins sıvı varsa, her kaptaki sıvı yüksekliği eşit olur.
 • Bileşik kaplarda birbirine karışmayan farklı cins sıvılar varsa, her kaptaki sıvı yüksekliği farklı olur.
 • Bileşik kaplara konan farklı cins sıvılardan öz kütlesi büyük olanın yüksekliği az, öz kütlesi küçük olanın yüksekliği fazla olur.
 • Bileşik kaplarda ister tek cins isterse de farklı cins sıvılar bulunsun her durumda kapların tabanlarındaki sıvı basınçları birbirine eşit olur.
 • Bileşik kaplardan herhangi birine konan sıvının, diğer kaplara akışı, diğer kaplardaki sıvı yükseklikleri (yani basınçları) eşit oluncaya kadar sürer.
 • Bileşik kaplar eğik durumda iken kaplarda bulunan sıvıların yüzeyleri aynı seviyededir. (Eğik durumda iken en alttaki sıvı ile diğer kaplardaki sıvıların üst kısımlarından olan derinlik aynıdır. Yer çekimi kuvveti etki ettiği için.)
 
 
 
 
 
 • Aynı cins sıvılar olduğu için sıvı yükseklikleri aynıdır.
 • Kapların tabanlarındaki sıvı basınçları aynıdır.
 
 P1 = P2 = P3 = P4 = P5 = h . d . g
 NOT : 1- Şehirlerdeki su şebekeleri bileşik kap modeline (su cenderesi) göre çalışır. Su
 depoları yüksek yerlere kurularak bağlanan boruların tabanlarındaki basınç arttırılır. Bu basınç sayesinde borulardaki su evlere ulaşır ve basınçlı olarak musluklardan akar.
 2- Artezyen kuyularındaki suyun fışkırması, bileşik kap modeline gerçekleşir. Su kaynağından daha alçakta bulunan yerlerde, su daha basınçlı şekilde çıkar. (Artezyen suyunun çıkması şehir şebekesindeki suyun taşınmasına benzer. Burada boru yerine topraktaki yarıklar kullanılır).
 3- Bileşik kaplar eğik duruma getirilince kollardaki sıvı seviyeleri yere paralel olur yani sıvı seviyeleri aynı olur. Bunun nedeni, bileşik kap eğik duruma getirildiğinde en altta bulunan koldaki sıvı, diğer kollardaki sıvılara dokunduğu için sadece kaplardaki sıvı miktarları değişir fakat açık yüzeye olan uzaklık değişmez. Her koldaki sıvının yüksekliği, aynı olacağı için bu yükseklik en alt noktaya göre alınır. (Akışkanlıklarından dolayı gerçekleşir).
 
 
 


Su Cenderesi Nedir?

 Kalınlıkları farklı olan iki borunun tabanlarının birleştirilmesi ile elde edilen araca (düzeneğe) su cenderesi denir.
• Su cenderesinin her iki kolunda da hareketli pistonlar bulunur. (Su cenderesinde her iki borunun üstünde hareketli pistonlar bulunur).
• Su cenderesinde küçük pistona kuvvet uygulandığında sıvıda oluşan basınç, Pascal prensibine göre sıvı tarafından sıvının dokunduğu her noktaya dolayısıyla büyük pistona da aynen iletilir. Büyük pistonda yüzey büyük olduğu için daha büyük basınç kuvveti elde edilir.
• Su cenderesinde büyük pistonda elde edilen basınç kuvveti ile istenilen yük kaldırılabilir.
• Su cenderesinde büyük pistonda elde edilen basınç kuvveti, kaldırılan yükün ağırlığına eşittir.
• Su cendereleri, küçük kuvvetlerle büyük yükleri kaldırmak (küçük kuvvetlerden büyük kuvvetler elde etmek) için kullanılırlar. (Yani kuvvetten kazanç sağlarlar).

Su Cenderelerinin Özellikleri :

F1 → Küçük Pistona Uygulanan Kuvvet
F2 → Büyük Pistonda Elde Edilen (Oluşan) Kuvvet
S1 → Küçük Pistonun Yüzeyi (Alanı)
S2 → Büyük Pistonun Yüzeyi (Alanı)
G1 → Küçük Pistonun Ağırlığı
G2 → Büyük Pistonun Ağırlığı
P1 → Küçük Pistona Uygulanan Kuvvetin Oluşturduğu Basınç
P2 → Büyük Pistonda Oluşan Basınç
P → Sıvı Basıncı


Farklı Su Cendereleri

Uygulamalar

1- Kalbin her kasılıp gevşemesi sonucu kanın damarlarda oluşturduğu basınca tansiyon veya kan basıncı denir. Tansiyon, su cenderesinin özelliğinden faydalanarak ölçülür. Damarlar, kapalı kabı temsil eder ve her noktadaki basınç birbirine eşittir. Fakat tansiyonun doğru ölçülebilmesi için ölçüm noktasının kalp hizasından seçilmesi ve bu nedenle sıvı yükseklik farkından dolayı oluşan basıncın oluşmaması gerekir. Bu nedenle tansiyon kalp hizasından ölçülür.
2- Araçlardaki fren sistemi, su cenderesi modeline göre çalışır. Fren pedalının bağlandığı borunun yüzeyi küçük, tekerleklerdeki balatalara bağlanan borunun yüzeyi büyüktür. Fren pedalına basıldığında, pedala uygulanan kuvvet etkisiyle borudaki hidrolik denilen sıvıda basınç oluşur ve oluşan bu basınç bu hidrolik sayesinde balatalara iletilir. Balatalarda yüzey büyük olduğu için daha büyük bir kuvvet elde edilir ve bu kuvvet balataları sıkıştırarak lastiklerin iç kısmına sürtünmesi sağlanır.

 


 




Pascal Prensibi Nedir?


 Sıvılar akışkan özeliktedirler ve sıvı molekülleri arasındaki boşluk çok azdır. Bu nedenle sıvılar sıkıştırılamaz kabul edilirler.
 Katı haldeki maddelerde, maddeye uygulanan basınç kuvveti uygulanma doğrultusunda aynen iletildiği halde basınç her zaman aynen iletilmeyebilir. (Katı maddenin her iki yüzeyinin büyüklüğü aynı olmadığı zaman iletilmez).
 Sıvı haldeki maddelerde, maddeye uygulanan basınç her noktaya aynen iletildiği halde basınç kuvveti her zaman aynen iletilmeyebilir. (Sıvı haldeki maddenin bulunduğu kabın yüzeylerinin büyüklüğü aynı olmadığı zaman iletilmez).
 Kapalı bir kapta bulunan sıvının herhangi bir noktasında oluşturulan basın. Sıvı tarafından sıvının dokunduğu bütün yüzeylere dik olarak aynen iletilir. Bu prensibe Pascal prensibi denir. (Fransız bilim adamı Blaise Pascal).
 • Pascal prensibi kapalı kaplarda bulunan sıvılar için geçerlidir.
 • Pascal prensibine göre, sıvılar basıncı aynen iletirken basınç kuvvetini aynen iletemezler.
 • Pascal prensibine göre sıvılar basıncın büyüklüğünü değiştirmeden yön ve doğrultusunu değiştirirler.
 • Pascal prensibine göre basıncın etki ettiği yüzeyin yeri (konumu) ve büyüklüğü değiştirilerek istenilen yönde ve büyüklükte basınç kuvvetleri elde edilebilir.
 • Pascal prensibinden faydalanılarak; su cenderesi, sıkıştırma sistemleri (hidrolik frenler, hidrolik presler), taşıma sistemleri (hidrolik liftler, vinçler), tulumbalar, berber koltukları, basınç ölçmek için kullanılan araçlar (barometre ve manometre) yapılmıştır.
 


Basınca Kuvvet Neden Olur (Konu Anlatımı)

 

Bütün maddeler ağırlıkları nedeniyle bulundukları yüzeye bir kuvvet uygularlar. Kar üzerine duran bir insan basınç uygular. Eğer bu kişi bir ayağını kaldırıp durursa ağırlığı değişmediği halde batma oranı artar. Öyleyse basınç kuvvete ve yüzeye bağlı olarak değişir. Ağırlıkları aynı olan bir leylek ve bir ördeğin bataklıkta yürürken batma oranları değişik olur. Ördek daha az leylek daha çok batacaktır. Bunun sebebi ördeğin yere değen ayak yüzeyinin leyleğinkinden daha büyük olmasıdır. Birim yüzeye dik olarak etki eden kuvvete basınç adı verilir. Bir toplu iğneyi iki parmağımız arasına alıp bastırırsak sivri uçlu kısım parmağımıza batar. Bunun sebebi sivri ucun yüzeyinin baş kısmından küçük olmasıdır.
Basıncın cisimler üzerindeki etkisi kuvvetin etkisiyle aynıdır. Cisimlerin hareketinin ve şekillerinin değişmesine neden olur. Ayrıca ağır araçları kaldırmada kullanılan kriko ve lift gibi düzenekler basınçtan yararlanarak yapılmıştır. Örneğin havası boşaltılmış bir teneke kutu havanın dış basıncı karşısında içe doğru çökerek biçim değişikliğine uğrar.
Cisimlerin ağırlıkları artarsa yüzeye uyguladıkları basınçta artar. Basınç cisme uygulanan kuvvetle doğru orantılıdır. Yine değme yüzeyi küçüldükçe basınç artar yüzey büyüdükçe azalır. Yumuşak karda normal ayakkabı giyerek yürümeye çalışan bir yürürken zorlanır. Çünkü ayakkabının kar yüzeyine değen bölümü küçük olduğundan basınç büyük olur. Bu insan kara batarak yürümeye çalışır. Ancak geniş tabanlı bir ayakkabı giyilirse vücut ağırlığının etkisi büyük bir alana yayılacağından basınç etkisi azalır. Böylece kara batmadan yürünebilir. Yüzey küçülürse basınç artar. Yüzey büyüdükçe basınç azalır.

**Belirli bir ağırlığa sahip cismin temas yüzeyi küçüldükçe basınç artar. Cisimlerin uyguladıkları basınç,cismin yüzeyi ile ters orantılıdır.

P2 > P1 dir. Çünkü P2 de birim alana düşen kuvvet P2 den büyüktür. Cismin ağırlığı değişmemiştir. Yanlız yere deyme yüzey alanı azalmıştır.

 

**Cisimlerin ağırlıkları artarsa temas ettikleri yüzeye uyguladıkları basınçta artar. Basınç, cisme uygulanan kuvvetle doğru orantılıdır.
 

P2 > P1 dir. Çünkü P2 de birim alana düşen kuvvet P2 den büyüktür. Cismin yere deyme yüzey alanı değişmemiştir. Yanlız ağırlığı artmıştır.

 

 

Basınç P, kuvvet F ve değme yüzeyi A ile gösterilir. Buna göre basınç formülü;
 

 

 Bu formülde kuvveti bulmak için F = P . A bağıntısı kullanılır.

 

Küçük bir kuvvetin etkisiyle büyük basınç elde etmek, pek çok alanda işimizi kolaylaştırır: iğne ile dikiş dikme, bıçak ile meyve kesme, balta ile odun yarma ... gibi.


BASINÇ BİRİMLERİ
1 m2 lik yüzeye dik olarak etkiyen 1 N’luk kuvvetin oluşturduğu basınca 1 Pa denir 1 Pascal= 1 (nt/m2)
 

 SI birimler sisteminde

F = Newton,
A = m2 alınırsa
P = 1 N / 1 m2 = 1 Pa ( Pascal ) olur.


ÖNEMLİ EŞİTLİKLER
1 Pascal= 10 bari 1 Bar= 1.000.000 Bari
1 Milibar= 1000 Bar 1 Pascal=0.00005 bar 1 Bar= 1000 Milibar
1 Atmosfer=1000.000 pascal 1 Atmosfer=1.013 Bar 1 Bar= 100.000 Pascal


Havanında bir ağırlığı vardır. Hava dünya üzerinde her şeye basınç uygular. Deniz seviyesinde 1 m2’lik yüzeye 101 300 N’luk bir kuvvet uygulayan basınca 1 atm(atmosfer) denir.
1cm2lik bir yüzeye 1 dyn’lik bir kuvvetin yaptığı basınca 1 dyn/cm2 ya da 1 bari denir.
Meteorolojide bar ve milibar kullanılır. Yaklaşık 76 cm – civanın tabana yapmış olduğu basınca 1 bar denir.
1 atm = 1 bar = 1013 milibar’dır. = 105pa = 76 cm-civa

 

Sıvı Basınç Nelere Bağlıdır?


Bildiğimiz gibi sıvılar da yer çekiminin etkisi altındadır. Katlılardan farklı olarak sıvılar akışkandır. Bu yüzden sıvılar,  içine konuldukları kabın yalnız tabanına değil temas ettikleri bütün yüzeylerine kuvvet uygular.

 

 

Sıvı içerisindeki bir cisim Üzerinde, onun yukarısında kalan Sıvı sütunun ağırlığından dolayı bir basınç oluşur. Bu yüzden huniye gerilmiş balon, derinlere daldırıldıkça daha çok Sıvı ağırlığının etkisinde kalır. Esnek balona etki eden kuvvetin adım adim artması bu yüzeyde giderek artan bir  . basınç oluşturur. Balon, artan basıncın etkisiyle daha çok içe doğru çöker. ve u borusunun karşı kolundaki su seviyesinin giderek yükselmesine sebep olur.Sıvı basıncının derinlikle artması, Sıvı içerisine bırakılan bir cismin alt yüzündeki basınçın daha büyük olmasana  sebep olur. Buna bağlı olarak Sıvı içerisindeki bir cisme etki eden kaldırma kuvvetinin, cismin tabanıyla tavanı arasındaki basınç farkından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Huni, değişik sıvılarda aynı derinliğe daldırıldığı halde u borusunun bir kolundaki su seviyesi aynı miktarda yükselmez.

 Su etil alkolden yoğun olduğundan etil alkole göre daha büyük basınç oluşturur. Bu yüzden huni  üzerindeki balon daha fazla içe doğru çöker ve u borusunun bir kolundaki su seviyesi daha çok yükselir. u borusunun karşı kolundaki bu yükselmede huninin daldırıldığı kabın 1 L'lik veya 2 L'lik olması etkili değildir. Buna göre Sıvı basınçlın, Sıvının hacmine, konulduğu kabın genişliğine ve şekline bağıl olmadığı; Sıvı derinliğine ve Sıvı yoğunluğuna bağlı olduğu görülür.

 

 

Yukarıdaki şekillerde sıvı basıncı yükseklik ilişkisi net olarak görülebilir. Uygulanan sıvı basıncı , deliklerden çıkan suların uzağa gidiş mesafeleri ile doğru orantılıdır. 1. Delikten A mesafesine düşerken 3. Delikten C mesafesine düşer. Buna göre en fazla basınç en aşağıdaki 3. delikdedir. 3. delik aynı zamanda sıvı yüzeyine en uzak veya en derindeki delikdir.

 

 

Yukarıdaki basıncın sıvı akışı üzerine etkisini gözlemleyebileceğiniz bir etkinliği yaparak arkadaşlarınızı şaşırtabilir. Sistemin çalışmasını beraberce tartışabilirsiniz.

 

 

Maddenin tanecikli yapıda olduğunu biliyoruz. Bu tanecikler, gazlarda sıvılara göre daha seyrek ve hareketlidir. Enjektör içerisindeki gaz molekülleri, her doğrultuda olan hareketleri sırasında birbirine ve enjektör çeperlerine itme uygular. Başlangıçta enjektör içerisinde büyük hacme yayılmış olan hava, pistonunun ileri doğru hareketiyle çıkış deliğinin kapalı olmasından dolayı daha küçük hacme toplanır. Bu sırada enjektör içerisine ve pistona daha çok molekül çarparak daha büyük itme oluşturur. Oluşan itme enjektör içerisindeki basıncı artmış olur.
Aynı durumu enjektöre su koyduğumuzda gözleyemeyiz. Çünkü uygulanan basıncın etkisiyle sıvıların hacimlerinde gözle görülebilir düzeyde bir değişme olmaz. Bu yüzden sıvılar "sıkıştırılamaz" kabul edilir.

 

 

Sıvı Basıncı her tarafa eşit olarak iletir.

 

İçi suyla dolu balona üzerindeki herhangi bir noktadan basınç uygulandığında balondaki su. balon üzerindeki bütün deliklerden aynı hızla akar. Yandaki kavanoz resimlerinden de anlaşılacağı gibi sıvıya bir noktadan uygulanan basınç, sıvı ile temasta olan her
noktaya sadece kuvvet doğrultusunda değil bütün doğrultularda aynen iletilir. Bu gerçek Fransız bilim insanı Rlaise Pascal {Rleyz Paskal) tarafından şöyle ifade edilmiştir: "Kapalı bir kaptaki sıvıya uygulanan basınç, bu sıvının her noktasına ve kabın iç yüzeyinin her noktasına aynen iletilir."
Sıvıların basıncı iletme özelliğinden günlük hayatın birçok alanında yararlanmaktayız.

 

Bazı yerleşim birimlerindeki evlere verilen su genellikle yüksek bir yere yapılmış depolardan büyük bir basınçla aktarılır. Bu sistem bileşik kap örneğidir.

 

 

Kompresörün uyguladığı basınç kapalı kaptaki sıvının her noktasına ve sıvı ile temasta olan her yere aynen iletilir Bu yüzden yük silindirinde otomobilleri kaldıracak kadar kuvvet oluşur.

 

Bunların dışında taşıma ve sıkıştırma sistemleri, tulumbalar, hidrolik fren sistemleri, berber koltukları, vinçler ve lunaparktaki atlıkarınca gibi birçok araç Pascal Prensibi'ne göre çalışır.

 

Gazların Basıncı
 

Hava  hem yerküreye hem de kendi içindeki bütün cisimlere, moleküllerinin ağırlığı ve hareketi nedeniyle bir kuvvet uygular. Bu kuvvetin birim yüzey alanına düşen payına "açık hava basıncı" veya "atmosfer basıncı" denir.
Hava her cm2'ye yaklaşık 10 N'luk kuvvet uygular. İnsan vücudunun ortalama yüzey alanı 1,5 m2=15000 cm2 olarak kabul edilirse bir kişi üzerine, toplam 150.000 N'luk kuvvet etki eder. Yaklaşık 15 adet binek arabasının ağırlığına eşit olan bu etkinin oluşturduğu basınç vücut içi sıvı basıncı tarafından dengelenir ve bu yüzden hissedilmez.


 

1664 yılında, hava basıncının etkisini göstermek amacıyla Otto Von Guerrike (Otto Fon Gürrik) tarafından, Magdeburg Yarım Küreleri olarak anılan bir deney yapılır. Metal olan iki büyük yarım küre birleştirilip içindeki hava boşaltılır. Daha sonra, oluşan vakum küreye çok sayıda at koşularak yarım küreler birbirinden ayrılmaya çalışılır ama küreler birbirinden ayrılmaz, işte bunu sağlayan etki, kürenin dışındaki hava basıncıdır.


Yukarıdaki etkinlikte yanan mum, cam kase içindeki oksijeni azaltmıştır. Cam kavanoz içindeki dış basıncı dengeleyen gaz miktarı azaldığı için toplam  gazın hacmini azaltarak tekrar dış basınç seviyesine çıkması gerekir. Bu sebeple su kavanozun içine girer iç basınç dış basınç ile eşit hale gelir.

 

Kapalı bir kaptaki gazın basıncı, kabın içerisindeki her noktada aynıdır. Bunu şişirilen bir topun her tarafının aynı anda hareketlenmesinden veya şişirilmiş bir bisiklet tekerleğinin düzgün görünmesinden anlayabiliriz. Tekerleği şişirmek için bir bisiklet pompasının pistonu itildiğinde pompa silindiri içerisinde oluşan yüksek basınçlı hava, hortum yoluyla bisiklet tekerleğine aynen iletilir. Tekerleğin pompalama sonucunda bir süre sonra şişmesi tekerlek içerisindeki basıncın açık hava basıncından büyük olmasındandır.

 


Torricelli (Toriçelli) adlı bilim insanı açık hava basıncını araştırırken deniz seviyesinde, 0 °C'ta, yaklaşık 1 m uzunluğunda ve bir ucu kapalı olan cam boruyu tamamen cıva ile doldurur. Borunun açık ağzını parmağı ile kapatarak cıva çanağına ters daldırır ve parmağını çeker. Borudaki cıvanın bir kısmının çanağa boşaldığını ve bir süre sonra cıva seviyesinin 76 cm'de dengede kaldığını gözler. Bu çalışma sonucunda deniz seviyesinde 0 °C'taki açık hava basıncının 76 cm cıva basıncı olduğunu ifade eder. Aynı deneyin değişik kesitteki borularla veya bu boruların değişik açılarla yerleştirilerek yapılması durumunda da borudaki ova seviyesinin yine 76 cm olduğu gözlenir.
Torricelli'nin açık hava basıncını ölçmek için yaptığı bu düzenek basit ama hassas bir barometredir.
 

Cıvanın sudan 13,6 kat daha yoğun olduğunu göz önüne alırsak Toriçelli  deneyinin su ile yapılması durumunda kullanacağımız borunun  10,5 metre olması gerekirdi.

 

 

Kapalı bir kaptaki basıncı ölçmek için ise manometre adı verilen aletler kullanılır. Aşağıda otomobil lastiklerinin basıncını ölçmede kullanılan bir manometre ve bu manometrenin iç yapısı görülmektedir.

 

Deniz seviyesinden yükseklere çıkıldıkça havanın yoğunluğu azalır. Bu yüzden hava basına yavaş yavaş düşen Buna karşılık suyun yoğunluğu, havanın yoğunluğundan yaklaşık 1000 kat büyük olduğu için denizin derinliklerine inildikçe su basıncı hızlı bir şekilde artar.

 

Gazların basıncından birçok alanda yararlanırız.
• Gazlar yüksek basınca dayanıklı çelik kaplar içerisinde sıvılaştırılmış olarak depolanır. İhtiyaç duyulduğunda bu kapların vanaları açılır. Yüksek basınçtan kurtulan sıvı, gaz hâline geçer. Hastanelerde kullanılan oksijen tüpleri, evlerimizde kullandığımız LPG ve yangın söndürme tüpleri buna örnektir,
• Pipetle bir şeyler içerken açık hava basıncından yararlanırız. Pipetin içerisindeki havayı ciğerlerimize çekerken pipet içindeki basınç azalmış olur. içtiğimiz sıvıya etki eden açık hava basıncı sıvının yükselmesini sağlar.
• Elektrikli süpürgenin içindeki hava süpürge motoruyla emilir ve düşük basınçlı bir ortam oluşturulur. Toz ve kir bu düşük basınçlı bölgeye kayar. Süpürgenin torbası tozu durdururken havanın geçmesine izin verir.




Periyodik Tablo, Metal, Ametal, Yarı Metal Özellikleri

P E R İ Y O T L A R     C E T V E L İ


PERİYOTLAR   CETVELİ  
    
Elementlerin sembolleriyle gösterildiği  ve özellikleri hakkında bilgi veren cetveldir
Periyotlar cetveli ilk defa dimitri Mendelev  tarafından yapılmıştır(elementleri atom ağırlıkları=Kütlelerine göre düzenlemiştir  )

        Periyotlar cetveli yatay ve düşey sıralardan oluşmuştur

P  E  R  İ  Y  O  T  

     Periyotlar cetvelindeki  yatay sıralardır
     Elementler  atom numarası en küçük ten en büyüğe  doğru ( soldan – sağa ) sıralanırlar
     Periyot numarası enerji seviyesini = yörünge sayısını gösterir
     7 periyot bulunur

PERİYOTLAR CETVELİNDE SOLDAN SAĞA DOĞRU GİDİLDİKCE 

1-Atom numarası artar                               
2-Kütle numarası artar                               
3-Metalik özellik azalır                              
4-Ametalik özellik artar                             
5-Elektron verme özelliği azalır               
6-Elektron alma özelliği artar
7-Atom çapı küçülür
8-Asitlik özelliği artar
9-İyonlaşma enerjisi büyür
10-Elektro negatiflik büyür

LANTANİTLER  :Atom numarası  58 – 71 olan elementler   ( 6 periyotta )
AKTİNİTLER      :Atom numarası  89  - 103  olan elementler  ( 7 periyotta )

         1.  Periyotta          2    element
         2 .      “                   8         “
         3 .      “                   8        “
         4 .      “                 18       “
         5 .      “                 18      “
         6 .      “                 32       “
         7 .       “                 23       “      tamamlanmamıştır

 

 

G  R  U  P    

   Periyotlar cetvelindeki düşey  sıralardır
   Elementler gruplara ortak  kimyasal  özelliklerine  göre   sıralanmıştır
   18 tane grup vardır                        8 tane A grubu
                                                            8 tane B grubu ( 8B grubu  3 gruptan oluşur ) )

1A   Grubu       ALKALİ METALLER
2A     “              TOPRAK ALKALİ METALLER
3A     “              METALLER
7A    “               HALOJENLER
8A     “              SOYGAZLAR


1A , 2A , ,3A ,           grubunda  ……METALLER
4A , 5A , 6A , 7A      grubunda  ……AMETALLER          
         8A                    grubunda   ……SOYGAZLAR

 

PERİYOTLAR  CETVLİNDE  YUKARIDAN  AŞAGIYA DOĞRU  İNİLDİKÇE  

1-Atom numarası artar                             
2-Kütle numarası artar                              
3-Metalik özellik artar 
4-Ametalik özellik azalır   
5-Elektron verme isteği artar                  
6-Elektron alma isteği azalır
7-Atom çapı büyür
8-Bazlık özelliği artar


Her grup ve periyot boyunca elementlerin özellikleri genellikle sistematik bir biçimde değişiklik gösterirler.

Aynı grupta olan elementler sertlik , parlaklık , iletkenlik , elektron alma veya verme yatkınlıları bakımından birbirine benzerdir.

 

 

M E T A L L E R 


1-   Katıdırlar  (  Civa = Hg hariç )
 
2-   Yüzeyleri parlaktır

3-   Isı ve elektriği iyi iletirler

4-   Tel ve levha haline gelebilirler

5-   Tek atomludurlar ( atomik yapılıdırlar )

6-   Kendi aralarında bileşik yapmazlar

7-   Kendi aralarında alaşım yaparlar

8-   Elektron verme özelliğindedirler ( katyon  =  +)

9-   Ametallerle iyonik bileşik yaparlar

10-  Canlıların yapısında çok az bulunur

11-  Erime-kaynama noktaları yüksektir

12-  1A,2A,3A grubunda bulunurlar

13-  Sulu çözeltileri BAZ özelliği taşır

 

metaller ;
- periyodik tablonun sol tarafında bulunurlar.
- genellikle dayanıklı ağır , parlak  maddeler olarak tanımlanır.
- ısı ve elektriği iyi iletirler.
- dövülerek tel ve levha haline getirilebilirler.
- üzerine vurulduğunda çınlama sesi duyulur.

 

 

 

 

 


A M E T A L L E R 

1 -   katı, sıvı, gaz halindedirler
         ( İyot=I  ,  karbon=C   , fosfor = P   , kükürt = S                  katı )
         ( Brom= Br                     sıvı )
         ( Azot=N ,  Oksijen=O,   Hidrojen=H    klor=Cl                      gaz  )

2 -   Yüzeyleri mattır

3-    Isı ve elektriği iyi iletmezler

4-    Tel ve levha haline gelemezler

5-     İki ve daha fazla atomludurlar ( molekül yapılı

6-     Kendi aralarında bileşik yaparlar

7-     Kendi aralarında alaşım yapmazlar

8-     Elektron alma özelliğindedirler ( Anyon= - )

9-     Kendi aralarında Kovalent  bileşik yaparlar

10-   Canlıların yapısında bolca bulunurlar

11-   Erime-kaynama noktaları düşüktür

12-   4A,5A,6A,7A grubunda bulunurlar

13-   Sulu çözeltileri ASİT özelliği taşır

 

Ametaller ;
- periyodik tablonun sağ  tarafında bulunurlar.
- genellikle parlak olmayan ( mat ) maddeler olarak tanımlanır.
- ısı ve elektriği iyi iletmez.
- dövülerek tel ve levha haline getirilemezler kırılgan yapıdadırlar.
- ametaller ve bileşikleri değişik alanlarda kullanılırlar.

   Örnek :  Klor ve bileşikleri ;
Kuru temizlemede kirlerin çözünmesinde,
Yüzme havuzlarının bakterilerden arındırılmasında,
Tuvalet temizliğinde ,
Hidroklorik asit yapımında ,
Tarımda  yabani otların temizlenmesinde,
İçme sularının bakterilerden arındırılmasında,
Antiseptik ve dezenfektan olarak kullanılan ilaçların yapımında

Y A R I    M E T A L L E R 

Hem metallerin hem de ametallerin özelliklerini bir arada taşıyan elementlere denir.

Yarı metaller bazı fiziksel özellikleri ve görünüşleri yönünden metallere , kimyasal özellikleri bakımından daha çok ametallere benzerler.

Yarı metaller sınıfında 8 element bulunur
Bor = B                Silisyum = Si                Germanyum = Ge                   Arsenik = As
Antimon = Sb     Tellür      = Te               Polanyum      = Po                   Astanit  = At


1 – Parlak veye mat olabilirler
2 -  Elektrik ve ısıyı ametallerden daha iyi metallerden daha az iletirler.
3 -  İşlenebilirler ( tel ve levha haline getirilebilirler )
4 -  Kırılgan değildirler.

Yarı metaller
- elektronik devre elemanlarında  ,
- değişik alanlarda ( mikroskop mercekleri , projektörlerde )   kullanılır.

S O Y    G A Z L A R 

1-  Doğada gaz halinde bulunurlar

2-  Kararlı yapıdadırlar

3-  Bileşik oluşturmazlar

4-  Tek atomludurlar

5-  Erime kaynama noktaları düşüktür 

6-  Periyodik tabloda  8A grubunda yer alırlar       


Helyum = He                     Argon    =  Ar                            Ksenon  =  Xe      
Neon     = Ne                     Kripton  =  Kr                           Radon     =  Rn

























 
 

Anket  
  Daha hiç anket oluşturulmamış!


 
Reklam  
   
DUYURULAR  
 
.

*
Ziyaretçi Defterimize yazıp sitemiz hakkındaki düşüncelerinizi bize bildirin.

 
Neler Yeni?  
 
*



*Yorum özelliği eklendi. Artık bazı sayfalarla ilgili yorumlarınızı direkt o sayfaya yazabileceksiniz. /font>



*FORUM açıldı. Kayıt olup onaylandıktan sonra kullanmaya başlayabilirsiniz.

*

<>
 
İstatistikler  
  1 Şubat 2009 tarihinden beri kez ziyaret edildik.

Ziyaretçi haritamızı görmek için buraya tıklayın.
 
Bugün 3 ziyaretçikişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Bilimden Bir Dilim